şurada ölüm bizi bekliyor #anlatı

Hiçbir gizemine vakıf olamayacağı bir oluş sürecinin sonucunda garip bir varlık olarak ortaya çıktı insan. Doğaya vahşi hayvan olarak gelmiş yaratığın, devamlılığını sağlayabilmek için sadece avlanıp sürüsünü koruması ya da bitkilerin kendi özlerini beslemeye göğün kubbesinden süzülen güneş ışığı ve bir yere birikmiş birkaç damla su bile yeterliyken, bu durum insan için geçerli değildir. Daha da fazlasını ister o. Neyin bunu gerekli kıldığını tam olarak bilememesine rağmen, sahip olmaktan hayli övündüğü şu medeniyet standartları ona zorunluluğu sorgulanabilecek türden misyonlar yüklemiştir. Halbuki vakti geldiğinde onun tüm bu çabaları anlamsız olacaktı.

Biz ölümü bekler hâldeyiz. İşte, okulda, evde, üşümüş de sobanın dibinde, acıkmışken sofranın başında, korkmuş bir çocukken ana kucağında, öfkeliyken hiddetimizin en uç noktasında, gençliğimizde, yaşlılığımızda, her hâlde, her yerde, her anın içinde ölümün soğuk kavrayışı bizi bulacak. Bunu biliyoruz, insan bizzat farkında. Bir gün öleceğini, etrafındaki bütün organik canlılarla aynı biçime dönüşeceğini, çürüyeceğini istisnasız biliyor. Yine de kendine görevler edinmekten, bu görevlerin ateşli bir savunucusu olmaktan, yaşamak için kendine eziyet verici kurallar koymaktan geri durmuyor. Üstelik bu kaidelere çevresindekilerin de uymasını bekliyor. Sadece mutlu yahut huzurlu olmak yetmiyor ona. Namuslu, efendi, aklı başında, kültürlü, zeki, kuvvetli ve dahası da olması gerekiyor. Bunların hepsi birden olmak zorundaymış gibi yaşıyor. Şu sıralar, bulunduğu yerden milyon ışık yılı uzaktaki gezegenlere bile araç göndermek istiyor. O gezegenlerde yaşam kurmak, tüm bu olmak istediği şeyleri yanında götürerek orada da çok işe yarar olduğunu ispat etmeyi arzu ediyor, dünya yetmiyormuş gibi.

Bu canlı akıllandıkça daha da güçleniyor. Güçlendikçe daha çok üretiyor. Ürettikçe daha fazla ürüyor. Üredikçe yaşam alanı genişliyor. Yaşam alanı genişledikçe başka canlılara alan kalmıyor. Ulu aslanın soyu tükeniyor. Ürkek güvercin ağaç dalları yerine konacak balkon demirleri bulabiliyorlarsa şanslı oluyor. Yaramaz kedi fare avlamak yerine kuru mama yiyor. Mor menekşenin kökü saksılara hapsediliyor. Böylece ademoğlu gittikçe daha da yalnız kalıyor. O güzelim ormanları yakıp kendine tarla ettiğinden, her mevsim başka bir gökyüzünü gören çadırları bir köşeye atıp iki parça tahtayı bir taşın üstüne ev olarak diktiğinden beri daha da kimsesiz. Şimdi kafasını her kaldırdığında kendisininkinden çok farklı olmayan suratların içinde bir çift gözün, bir burnun, bir ağzın toplanıp tıpkı onun gibi baktığını görüyor. Bu benzer yaratıklar bir araya geldikçe kimin kim olduğu anlaşılamıyor, karmaşa artıyor. Karmaşa arttıkça kurallar koyuluyor. Kurallar diktayı, dikta zorbalık eylemini getiriyor. En başta bizi doğuran bu yanlışı yapıyor, kendi gibi biri yetiştirmeye çalışıyor, uyamadığı veya yeni koyulmuş kuralları da unutmuyor. Ona nasıl bir yol izlemesi gerektiğini söyleyen birtakım unsurlarla birlikte yetiştiriyor zavallı çocuğunu. Bırakmıyor ki bir başına aslında sadece basit bir hayvan türü olan yavrusunu olmak istediği olsun, nasıl istiyorsa öyle devam etsin hayatına.

Tüm bu gereksizliklerden kurtulabiliriz oysa. Adalet Ağaoğlu’nun Aysel’i gibi her şeyi, her yaşam biçimini reddederek dizlerimizin üstüne çöküp ölümü bekleyebiliriz. En fazla var olmak kadar şüpheli olan yeni bir biçime, yok oluşa adarız kendimizi. Bir yatağın içinde doğanın bize verdiği çıplaklığı giyinerek bekleyebiliriz ölümü ya da yine Aysel gibi ölümün soğukluğunu imgeleyen o yatağın içinden doğrularak, insan olduğumuz için bize kesilmiş faturayı öderiz, yaşarız. Bizden istenildiği kadar, bize söylenildiği gibi.

Resim Kaynak: http://darkcornerbooks.com/2014/10/25/the-mystical-surrealism-of-remedios-varo/

Tanpınar’ın Aşkı #eleştiri

Aşk, edebiyat ve sanat tarihinde yazarların ve sanatçıların belki de üzerinde en çok eser ürettiği temadır. Öyle ki sayısızca kitaplar, filmler, resimler ya da benzer eserler bu kaynaktan çok farklı biçimlerde beslenmiş, etrafında şekillenmiştir. Bir okuyucu olarak, geneli itibariyle bu hissiyatın işlenişini hep sığ bulmuşumdur. Okuduğum şiirlerde yahut bir şekilde tattığım farklı sanat eserlerinde bu kaygı hiç peşimi bırakmamıştır. O ihtişamlı destanların, yüce kavuşma, hatta kavuşamama merasimlerinin içinde kocaman, dilimin ucuna gelen bir boşluk vardır. Lakin bu eksikliğin ne olduğunu Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler adlı romanını okuyana kadar belirgin bir şekilde görememiş, kavrayamamıştım.

Roman’ın çerçevesi Kurtuluş Savaşı döneminde İstanbul’daki siyasi çekişmeler ve Anadolu’da yürütülen milli mücadeleyi içine alacak şekilde çizilmiştir. Tanpınar, Anadolu’yu asıl yaşam mücadelesinin verildiği yer olarak betimlerken, yıllarca büyük bir imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul’u sahnenin dışı olarak resmeder. Ve buna rağmen asıl oyunu sahnenin dışında kurar. Karakterler, çevre tasviri, kültürel yoğunluk size o dönemin İstanbul’unu verecektir. Karakterlerin zaafları, aralarındaki çekişmeler, birbirlerine düşkünlükleri ya da etkileri ve iç içe geçen hayatlar  ise sadece tek bir şeyin zemini hazırlamak için vardır.

Tanpınar bize özgür olmadığımızı anlatır. İnsanoğlu her ne kadar ferdi yaşamaya çalışsa da toplumun sıkı sıkıya ayrılmaz bir parçasıdır. Bizler bebeklikten erginliğe ve oradan yolun sonu diye tabir edilen ölüme kadar kararlarımızda veya kaderimizi tayin etmekte özgür olduğumuzun, irademize göre hareket ettiğimizin iddiasındayızdır. Aslında durum böyle değildir. Romanın ana karakteri Cemal bize bu gerçeği anlatmak görevini üstlenir. Kitabın ikinci kısmı Hadiseler’e geçmeden önce, hadiselerle bağlantısını kurabilmemiz için Cemal geniş geniş çocukluğunu, çevresindeki fertleri ve yetiştiği mahalleyi ele alır. Sabiha ailesindeki sorunları henüz çocukken Cemal ile münakaşa eder. Çünkü beklediği şefkati aile yapısı içinde bulamaz. Onun bireyselleşmeye çaba göstermesi ve bu eğilimlere sahip olması bu bağlantıyla açıklığa kavuşabilir. Cemal ise babasının görevi icabı başka bir ile taşınacağı haberini aldığında, bu haberin üzüntüsüyle kahrolmasına ve babasının arzusu dahilinde onun İstanbul’da yatılı bir okulda okuyabileceği teklifini sunmasına rağmen ailesiyle birlikte o da gider.  Her ne kadar kendisi bunun sebebini açıklayamasa da romana sonradan dahil olan İhsan’ın ilerleyen bölümlerde Sabiha ile, onun ferdiliği neticesinde gelişen ilişkileri Cemal’in içinde kıskançlık hissinin yeşermesine neden olmuş, belki de Sabiha’yı bu yüzden terk etmiştir. Sabiha ve Cemal arasında çocukluktan temelleri atılan bu aşkın daha öncesine gidersek, Sabiha’nın yaşına mugayir yetişkin tavırları ve Cemal’in daha çocukken hiç büyüme arzusunda olmayışı, yani birbirlerinde eksik ya da fazla olan şeyleri, kendileri hiç çaba göstermeden onları yakınlaştırmıştır. Ama yine aynı sebepler birbirlerinden uzaklaştırmıştır. Ailelerini, aile dostlarını, dönemin ekonomik ve sosyal şartlarını ele aldığımızda da nasıl bir Cemal, nasıl Sabiha meydana çıkacağını onların süreç içinde yaşadığı hadiselerden, çevrelerindeki insanlardan az çok kestirebiliriz. Her adım onları umutsuz aşklarına, özellikle Cemal’in neticesiz aşkına götürecektir. Cemal bu sonuca hiç muhalif olmaz.

Hikâyenin devamında bu ve buna benzer bağlantılara diğer karakterlerde de çokça rastlayabiliriz. Mesela romanda çok büyük bir alan teşkil etmese de bu mutlaklığın altını özellikle çizen iki karakter vardır. Sakine Hanım, gözüne adaylar kestirip birbirilerini hiç tanımayan insanları görücü usulü tanıştırarak yakınlaştıran ve evlendiren bir karakterdir. Yazar özellikle Sakine Hanım’ın bu konudaki başarısından bahseder. Çünkü şartları, yani kültürel, ekonomik ve sosyal şartları birbiriyle kıyaslayan, çiftler arasındaki eksiklikleri tamamlayacak şekilde kafasında bütünleştiren karakter, onları evlendirmeye çalışır ve güzel neticeler de alır. Sadece bir istisna vardır. O da Cemal’in özellikle saflığını ve kendini bilmemesini belirttiği Kudret Bey’dir. Yaşlanmış olmasına rağmen henüz kendini genç gören, çok alımlı olmasa da daha fazlası olduğunu iddia eden, kısacası olmadığı biri olduğunu hayal eden bir karakterdir. Aslında Sakine Hanım ona münasip gördüğü Avrupalı bayanın özellikleri tam olarak Kudret Bey’in dengidir, lakin o içinde bulunduğu şartların ve kendisinin farkında değildir. Kendisini hayatın ve çevresinin onu sürüklediği alandan çok farklı bir yerde görmektedir.

Sonlara doğru geldiğimizde görürüz ki Sabiha hiç de hoşnut olmadığı bir evlilik yapan mutsuz, Cemal tutunacak bir dalı olmayan, günün getirdiklerinin tahakkümü altında bir yerden bir yere savrulan bireyler olacaklardır. Bu netice onların suçu değildir. Hayat onları bir araya getirir ve tekrar hayat birbirlerinden koparır. Bu hepimize olan şeydir. Bulunduğumuz yerde olmamız ya da beraberimizde olan kişiler çok da kontrolümüzde değildir. Bu resimle Ahmet Hamdi Tanpınar, aşkın o masalsı ulvi gücünü elinden alır ve hayatın gerçekleriyle harmanlar.

merecet #şiir

ilk utanç düştüğünde yüzümüze
duyu ve duygu karmaşasında insanın haktan mağlubiyeti
içimden derdiğim şu korkunç gülümseme
elimde
ve pazarlaması onun
hareketsizlikle
bir meraktan var olmuş ilişkilerimizi

biz işte böyle böyle kabalıklarımızda
insanın iliğinden imal edilmiş
mürekkepler gibi
en kısa anda kurumak isterdik

eskidi giysilerimiz sarılmaktan
ve kollarımız hantallaştı bir maymununki gibi
saat üçün getireceği ikindiyle
güneşe sesleniyorum
henüz öğle vakitlerinden
bırakıyorum kendimi şöyle lekelerime
ışıkla arınıyorum günahlarımdan ve
diyorum ki…

tozun disiplini #anlatı

Beni terbiye eden şu tozun disiplini. Dinginliğimi paralar, hem ruhum ne ki, dağılacak olsa bir avuç kadar.

Bu insancıllıktan zehirlenmiş ev böceğinin cesedi gibi bütünlük, şart koşulmuş. Üstüne damıtılmış olan mumdan tabuttur. Salınacak bir ileri-bir geri, ancak böyle parçalarını bir arada tutacak. Ve biraz eritilmiş muazzam protez uzuvları, düş gücünün caniliği.

Billinmez şu bir aradalık görüntüsünün ne ile harlandığı ve amaçlılığı. Olumsal yokluk içinde hiç olmadığın odadır o. Aynadaki hatrınla raks ederek veya şuracıkta gölgemizin salınarak tıkındığı ruhumuz.

Toz, geçmişi geleceğe taşır biraz hırpalayarak, başka formlarda oysa bütün aynı kalma niyetlerimiz bizi şiddete götürür. İlk bakış kaygısını tanımlayan nefret söylemleri mağaramın duvarında başarısız. Çünkü yok ışık. Ancak hep bir kişiye, bireye yönelik ricayı öldürdünüz, bulunamayız artık.

En çok da her seferinde kendimi tanıdığıma şaşırırım.

düş dalı #anlatı

Düş dalımdan yoksunum ama hoş salınan yaprak gibiyim. Bir dala bağlı, ileri-geri hareket ede dururum. Zamansızlık böyle bir şey. Takıntım var işte. Her uyuyuşta, her gözünü açışta bir yere yetişmek telaşım, yahut bir yere geç kalmışlık pişmanlığım olmadan. Hiçbiri olmadan, öylece, tanımlı, ileri-geri.

Haber ediyorum, ek bilgi geçiyorum. Şimdiye ellerin değmemiş kadar gece yarısı, soğuk. Sırtım çeyrek daire ama düş dalımdan yoksunum.

Neyim öyleyse? Zamanı paylaşalım. Mavi kaplı defterin henüz bilinci açıkken. Ben ben gibiyken yani. Duvarların mazereti yok, mevsim yaz. Ya da bir damar mı mesul şu içimdeki ürpertiden, son durak mevkii trafik yoğun der miyiz? Hiç sıkışmamıştım böyle, üstelik bu kadar inceldim de. Bir ileri, bir geri.

not #20 size bizden bahsedeceğim

Çelişmek dünyanın mı yoksa insanın kendi kaderi mi bunun üzerinde düşünmekteyim. Zıt kavramlar çelişiktir, nitekim bu aks denen algıyı yaratır. Yansıyarak çoğalınca her açıda farklı bir rengin var senin. Üstelik kavramların, bu tanımların birbirine yakın olduğu algısal derecelendirmeler de hayli yanıltıcıdır. İşin içinden çıkamıyorum. Ve bunlardan hangisi aslı hangileri imitasyonların temsilidir bilemiyorum. En sevdiğim oyun da bu, bilmemek, bilememek. Eğer bu oyunu oynamayı sevseydik şu perşembeyi cumaya bağlayan gece yarılarının yüzü suyu hürmetine SMS ibadeti kabilinden kişileri değil dünyanın ibadeti fikirleri savunurduk. Belli sıfatlarla özelleştirdiğimiz kurumların peşinden gitmek yerine toplumun bir parçası olarak kalabilirdik.

Çelişki burada başlıyor. O onurlu duruşunun süsü şovenist tavırların aslında senin çıkarcı kişiliğini diğer bir deyişle kişiliksizliğini gizlemeye yetmiyor. Ya da kalıtımsal üstünlüğün savunucusu sen kafatasının eninden daha fazlasını orada muhafaza edebileceğinin farkın varmışsındır belki ama işine gelmiyor. Her şeyi ters yüz edip cümleyi tersten okuyan kültür sömürgecisi seni de unutmuş değilim. Ama en tehlikelimiz şu her şeyi bilenler, neyse. Balık baştan kokmuyor güzel kardeşim. Öyle sağa sola çamur atma. Her tarafın ayna dolu senin. Nereye bakarsan bak bir yönünü görüyorsun. Sen toplumsun birey değilsin. Her başını çevirdiğinde başka bir görüntüne çarpacaksın. Her ithamda kendini suçlayacaksın.

ben hiç insan olmadım #anlatı

Şimdi bir bebek ağzının monotonlukta alıştığı tattan bahsedeceğim size. Duyularınızı açın. Hiçbir şeyden haberiniz yokmuş gibi okuyun beni. Hiçbir bilgiye birikime sahip değilmiş gibi. Önceleri bırakın, sonraları umursamayın. Şimdiyi düşünün. Şimdiyi vaaz ediyorum.

Ben hiç insan olmadım. Her zaman bir yaratıktım. Uzuvlarımla, belki davranışlarımla oyuna getirdim sizi. İnsanmışım gibi davrandınız bana karşınızda ne olduğunu bilmeden. Yaşamımla ilgili detaylara, karanlıklara, gölgelere, gölgeliklere, rutubetli yerlere, oluşumum veya varoluşumla ilgili detaylara girmek isterdim ama çok ilginizi çekeceğini sanmıyorum. Daha doğrusu anlamlandırabileceğinizi ummuyorum. Sonuçta standartlara sahipsiniz. Sevinmeyi üzülmeyi adet edinmişsiniz kendinize. Say desem size kaç tane duygunuzu tanıyorsunuz. Daha çocukken beş tane duyunuzun olduğuna inandırmışlar sizi. Bu yabancılık, bu insan olabilmenin sınırları içinde kalabilme endişenizle çok vahim oluyor her şey.

Bunlar bir tarafa, bir gün, diğer günlerde hiç yapmamış olduğum bir hatayı yaptım. İnsanoğlunun raflarında tuttuğu şu uzun sıradağların içinden bir sıra almak istedim. Ne geliyor aklınıza hiçbir fikrim yok.  Sadece şunu diyebilirim.

Tanrı bir beden eksik yarattı beni. Ben gibi bir beden eksik yaratılmışlar adına diyeceklerim. Duyularınız modernitenin inşa ettiği yüksek binaların dar balkonlarından yere çakılıyor, bu yüzyılda yaşamamız bir intihar ve siz ölümden korkuyorsunuz. Haksız da değilsiniz. Karanlık mı sizi bekleyen yoksa ilahi bir ışık mı. Hiçbir şey kesin değil. Ama bu çabalar doğrultusunda yeniden üretmek, yeniden üretmek, görece her seferinde bir biçim daha kaybediyor, yeniden ürettikçe duyamaz oluyorsunuz farkını. Ve işte içini doldurduğunuz bireysel zaman süregelmekten-durağanlığa ve durağanlıktan monoton bir ritmin biçimini kazanacak. Sizi bekleyen bu.

Hepiniz kendinizi lambanın içinde hapsolmuş bir cin sanırken lambayı yakan sizin bir sinek gibi o saydam duvarlara nasıl da bilinçsizce çarptığınızı görebiliyor. Çok iyi.