kalbimiz, ciğerlerim ve anahtarlar #şiir

kafam, gövdem ve sigaram ağır
korkunçtu, korkmadım, çok utanmadım kafesimden
kafesim kafatasımdan göğsüme uzanan umut
dilimden kulaklarına emanet söz
hep sitemlerini deneyimlemediğim bir andayım

kapıya keşke derdi dolaba niyaz ederdi açıl
kapalı kalmalı diyorum, kapılı, ama duygan
yıllar geçti bir yerinden, on üçümde tutmadığım, sadece o günlük
üç örnek anahtar ve kapı düşman, biliyordum ki
ne kadar bozulmadık suskunluğum varmış

lazımsa, diye soruyor, bir ömür, at sineğine
bir at sineğinin ömrü bana lazım
duman yoğunlaşır, görünürlük imansız, yoğunluğum, duyargalarım
hiçbir şekli hissetmiyorumsa, diyor, suç benim mi
vızıldaşırım

şimdi yazmak kadar saçma ayaklarımı yerden kesmek
rab bağdaş kurup günahlarımı mı bekleyecek
dört kitap dört bin peygamber, savaş, günah, korku, utanç
her alfabe aynı güfteye varır, bir mezar daha kaçayım
bir pençere daha açayım, bunu da böyle bağırayım

betim değil bu ulan yokluk imbiği
damlaya damlaya kendi halime gülemiyorum efendim
cüzdanımda unuttuğum ipek böceğini
örülecekti urgan ya ve ederince yaktım
adını çok ansam da hiç göremediğim şu eşyalarım
kalbimizdir, ciğerlerim ve anahtarlar
elime değen her sigarayı yaktım

belirsiz kesinlik ve suça güzellemeler #deneme

“Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz gören insanlardan çekiniyor, utanıyordu.” *

 

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplum düzenini sağlayabilmek için var olduğu iddia edilen ceza hukuku genel anlamda insanların eylemlerinin sınırlarını belirleyen bir çeşit garanti belgesi ve yürütme görevi görür. Bu sayede kişi, kamu tarafından suçlu ya da suçsuz ilan edilir ve buna göre cezalandırılır yahut hiçbir uygulamaya maruz kalmadan, ödüllendirilmeden yasalara bağlı iyi yurttaş olarak yaşamına devam eder.

Düzene alışmış kişilerden sadece biriyim ve dünya üzerinde ne yapacağını ya da ne yapmayacağını bilmemek kadar tedirgin edici bir belirsizlik olamaz sanıyorum. Lakin bunun yanında sadece yasalar değildir insanı suçlu ilan eden. Kültür normları ve alışkanlıklar, alışılmışın dışındaki eylemlerimizi farklı bir biçimde cezalandırmak için kendi hükümlerini ortaya koyarlar. Birey bu hükümleri benimsedikçe ve hayatında uyguladıkça iyi insan olmak yolunda ilerler. Yolda bir tanıdığa selam vermek, yaşlı bir teyzenin ağır yüklerini taşımasına yardım etmek, çevrendekilere yalan söylememek ve bu listeye eklenebilecek daha birçoğu kendi kendimizin kendimizde bireysel farkındalıkla öyle olmasını uygun gördüğümüz eylemler değil, toplumun istediği, iyi denilen insanı yaratmak için uyulması gereken zorunluluklardır. Aksi durumlarda ise kuralların dışında olan toplumun dışında olacaktır. Açıkça kimse kimseye git, toplumun dışına çık demeyecek olsa da arada hasıl olan iletişim bu görevi fazlasıyla görür. İnsan, topluma yabancı kişi, elini ayağını ilişkilerden çeker, alışılmış iletişim yönteminin dışına çıkar ve herkes onu tuhaf karşılamaya başlar. Bu itibarla birkaç örnek inceleyebiliriz.

Tabularına sıkı sıkıya bağlı bir aile ve toplum yapısına sahibiz. Ensest, tecavüz ve benzeri edimler sadece yasalarla hayatın dışına itilmemiş, eyleme döndüğü takdirde toplumda da büyük infial uyandıracak cürümler olmuşlardır. Bunlar ve benzer suçların yasak olmasına rağmen gizliden yaşanması ise başka bir tartışma konusu. Suçu uygulayan ve bu uygulamaya maruz kalanların var olan tabulardan ve onların toplum içinde, bilinçli yahut bilinç dışı, kendilerine uygulayacakları baskılardan korunmak için sessizliklerini korumaları hayli tartışılabilir bir derinliğe sahip. Gariptir eski Yunan döneminde hatta yaşadığımız zaman zarfında dünyanın belirli yerlerinde normal karşılanan eş cinsellik günümüzde toplum arasında bir çeşit hastalık, hatta 1900’lü yılların başına kadar Avrupa medeniyetlerinden dahil yasalarla suç olduğu sabitlenmiştir. “Neden başkalarının hayatlarıyla ilgili bir yargıya varmak ihtiyacım mevcut?” sorusunu kendime sorduğumda hiçbir yanıt bulabilmem söz konusu olmamasına rağmen, muhfazakâr bir ailenin içinde yetişmiş birey olarak çevremde bu tür bir ilişkilerin yaşanması beni de istemsiz olarak rahatsız ediyor. Belki çevremde olsalar, sırf benden farklı oldukları için onları rahatsız etmek hakkını kendimde görmediğimden, bunu sözlü olarak dile getirmeyeceğimdir lakin aklımdan geçenler istemsiz olsa da böyledir. Bu bir çeşit kabullenişin ön ayağı sayılabilir. Son günlerde ülke genelinde düzenlenen onur yürüyüşleri de toplum genelinin bu duruma bakış açısını gözler önüne serer. Bir şekilde bu eylem bazı kültürlerin arka planında suç olarak kayıtlara geçmiş ve belirli bir kesim bunu yadırgamak üzere programlanmış gibi davranmaktadır. Günümüz Türkiye toplumunda, algı perspektifinde rüşvet ve adam kayırma halen suç olarak kabul edilse de toplum arasında yaygınlığı ve uygulanırlığı bir suçun, suç kisvesinden sıyrılarak normaller listesine nasıl evrildiğinin önemli bir örneğidir. 657 sayılı Devlet Memuru Kanununda yüz kızartıcı suçlar kapsamında değerlendirilen bu cürüm halk arasında alelade şekilde dillendirilebilir ve hatta bazen devlet bünyesinde tanıdıklarım var şeklinde bir çeşit gösteriş yapma aygıtı olarak bile kullanılabilir. Belki bundan elli sene sonra bu suç tabanda genel bir kabul görecek ve talep üzerine, devletin resmi organlarında, suç kapsamından çıkarılacaktır.

Şunun bilincinde olmalıyız. Suç kaçınılmazdır ve onsuz yaşanamaz. O hayatımızın her esnasındadır. Kuralları reddeden kişi eylemini aşikâr edip gizlemezken, korkak olan edimini gizli tutar, kimseyle paylaşmaz. Çünkü bana göre vicdan cesur insanların işidir. Belki rahatsız edici bir söylem. Ama vicdanlı olmak sadece kendi içinde muhasebe yapmak değil bu muhasebenin sonucuna katlanmaktır. Bilinçaltımız her an bizi suça teşvik edebilir. Sesli olarak itiraf edemesek de sadece tümüyle cemiyet içinde geçen bir günü düşünebiliriz. Kalkıp kimseden bunu itiraf etmesini beklemiyorum ve belki de etmemesi daha hayırlıdır. Zira eyleme dökmediğimiz kabahat sayılabilecek o kadar çok şey vardır ki düşünmeye başladığımızda bu bizi korkutacak yoğunluktadır. Her insanın hayatında sahip olduğu şeyleri bir diğeriyle karşılaştırdığında bile karşısına çıkacak benzerlik ne kadar kıskançlık içinde yaşadığımızın en açık delili olacaktır. Sahip olduğumuz şeylerin bu kadar benzer olmasının başka bir açıklaması olamaz. Belki bu yönelimler bizim suç işlememize, suçtan uzaklaşmamızda ya da suçla ilgili yeni kurallar yazmamıza vesile olan sahipliklerdir. Yusuf Atılgan’ın Zebercet’i, kara kuru, kendi hâlinde, sessiz sakin her gün yaptığı sıradan şeyleri yinelerken gecikmeli Ankara treniyle bu sıradan şeylerin içinden geçip giden bir kadın tüm o bilinç altında sakladığı kötülükleri gün yüzüne çıkaran kişi oluyordu. Yani onun bahanesi aşık olmaktır. Bu bahaneyle adımları yön değiştirir. Okurken beni yormuştur bu kitap. Daha çok kendimi Zebercet’in yerine koyduğumda yormuştur. Bir gün toplumun olmamı istediği kişi olabilmem için tüketmekte olduğum gücümü yitirdiğimde adımlarının nereye doğru yön değiştireceğini ve bu değişiklik sonucunda neler olabileceğini görmek gibi bir şey Zebercet ile tanışmak. O, bu gücü kaybettiğinde, boynuna geçirdiği ilmek ile yaşamına son verdi.

 

KAYNAKÇA:

* Atılgan, Yusuf. Anayurt Oteli. Yapı Kredi Yayınları, 1973.

olağan insanlık durumları #deneme

Herkesin acı veya tatlı bir hayat hikâyesi var. Ömürler zaman düzleminde tüketilirken öyküleşen bu süreç tarafsız bir otorite tarafından derinlemesine incelendiğinde kişilerin aslında kaderlerini kendilerinin seçmediklerini, sürecin bir şekilde bireyleri bulundukları konuma getirdiklerini görebiliriz. Yörüngenin içindeyiz ama yörüngeyi yaratan ve koordinasyonu sağlayan kudret sahibi biz değiliz. Gariptir ki bizler yalnızca birer uzvu olduğumuz bu hikayeleri başrol oyuncuları olarak sahiplenirken, kendimizin dışındakileri yan karakterler olarak görür ve kendi payımızı hep gözümüzde büyütürüz.

Olduğum kişi oluşuma her zaman şaşırmışımdır. Yani ben olmak, birey olmak ve dahası kimliğimi ifade etmekte kullandığım birçok sıfatla beraber kendimi isimlendirmek garip bir tutum. Okuduğum okulun değerli öğrencisi, ebeveynlerimin sevgili evladı, yeğenlerimin kocaman dayısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin sadık vatandaşı, ablalarımın küçük kardeşi, işverenimin verimsiz çalışanı ve dahası olmak sadece başka kurum ya da bireylerin beni nitelendirişi oluyor aslında. Bu tanımlar beni bu kurum ve kişilerin gözünde olduğumu zannettikleri kişi yaparken, annem babam olmasaydı bir evlat ya da kız kardeşlerim evlenip çocuk sahibi olmasaydı dayı olamayacak olmam hayret vericidir. Ezici, yıkıcı bir şey bu. Ezici şey, tüm bunlar olmadan aslında ben kimdim ya da olmasaydılar ne olacaktım soruları sahip olduğum her şeyi benden koparıp alabilecek normalliğe sahip olması.

Toplumun belli bir konumunda hayatımıza devam ederken, öyle olduğunun pek farkında olmasak da beklentilerimizi ve arzularımızı işte bu sahip olduğumuzu düşündüğümüz kimliğe göre şekillendiririz ve bunun yanında bize bahşedilen demek daha mı uygun olur sorusunu sizlere emanet ediyorum. Zengin bir insan ile fakir bir insanın aynı konforda yaşamak istemeyeceği örneği gibi, romantik kişi ile rasyonel bireyin de başkaları tarafından kendilerine yapılacak muamele yani davranış beklentisi, biçimi farklı olur. Bu sahiplikler ya da bahşedilmişlikler normlarımızı, başka bir deyişle kişilere karşı beklenti ölçütlerimizi belirler. Budur işte topluluklar için normal adıyla tabir edilen tanımını yaratan ve tabii ki yine aynı nosyonu diğerlerinin anlayışında garip kılan.

Bir öykücü olsak, kendi hikâyemizi yazacak olsak toplumu, kurumları, aileleri veya bunların hepsinin çekirdeği insanı ve onun normalliğini nasıl anlatabiliriz? Olağandır ki her anlatıcı farklı bir dile sahiptir. Edebiyat tarihinde birçok yönelim ve tür mevcutken, tasarladığımız tanımın tek bir sonuca varması, bütün ifadelerin izahatı olması imkânsızdır lakin normali bize başkalarının algısından süzerek anlatması için Tomris Uyar’ın kapısını çalabiliriz.

Edebiyat tarihine birçok eser kazandırmış bu güzide yazarımızın İpek ve Bakır isimli yapıtını okurken her şey o kadar normaldi ki bir süre sonra okuduğum şeyin öykü kitabı olduğunu dahi unuttum. Daha önce karşılaştığımız, belki karşılaşmaktan keyif aldığımız veya yadırgadığımız her durumun hayattaki en sıradan şey olduğunu anlamak için okumaya devam ettim. Geceleri ne yaptığını bilmediğimiz ve belki öğrendiğimizde saçma sapan bulduğumuz yaşlıları henüz yaşlanmadan, sevgilisiyle evlenme düşleri kuran genç kızların gelinlik hayallerini bir damatlık içine girmeden, çocuğunu çekiştiren annelerin hesabını baba olmadan, kavgası eksik olmayan ailelerin yine de umarsızca devam eden birlikteliklerini sorgulamadan anladığımı hissettim ve satırların arasında gezinmeyi sürdürdüm. Küsmelerin, kızmaların, sevinmelerin, üzülmelerin ve fazlası olmanın öyküleriydi bunlar. Hepimiz belki de sadece bu insanlardan biriyizdir ya da en azından bir tanesini yadırgamış, tuhaf karşılamış, olmazlar listesinde varsaymışızdır.

Bizim yaşanmış olan için içimizde beslediğimiz pişmanlık, yaşanılmakta olan için haykırdığımız itiraz ve yaşanılması olumsal gelecek için kalbimizde beslediğimiz umut herkesin fıtratında o kadar aynıdır ki kendimizi yan karakter olarak gördüğümüz yakınlarımızın yerine koyduğumuzda ancak her olan biteni normal olarak kabul edebilecektik. Bundan önce de aynıydık, bundan sonra da farklılaşmayacağız.

yalnızlığın şairi ve mezar #anlatı

Dünyanın bütün kaygılarını bir kenara bırakıp yok olmanın kaçınılmaz kaderini düşündüğünde kimseye verecek bir mesajı kalmıyor insanoğlunun. Bilinciyle birlikte kendi başınalığıdır onun yazgısı ve hep böyle kalmak zarar verir ona. Öyle ki zarar görmek demek  sadece bir nesnenin eskimesi ya da bozulması olarak nitelendirilemez, hiçbir gelişim göstermeden aynı kalmak da tahrip eder. Çevresi değişir, mevsimler farklılaşır, dünyanın ekseni kayar da daha önce hiç görülmediği kadar aynıdır adem. Evrende var olmuş ilk canlıymışçasına gerisindedir kurgusal varlık düşünün, yok olmaya ve unutulmaya mahkum, şu koca sistemin önemsiz bir zerresidir. Öyleyse şiirsel yalnızlıktan konuşacağız.

Şair olmak beş duyunun cehaletini elinin tersiyle itmek, yeryüzünün yalnızlığını tahsil etmektir. Didaktik tasalara gömülü bağnaz şairlerden bahsetmiyorum. Şüphesiz ki onların mesajları kadar dünyanın gerçekliği de aldatıcıdır. Gerçekten sakınan, hiçliğin şiddetinden korkmayan ve kafasının içi düşlerle dolu bir yalınlıktır şairi bizden ayıran ve şiirlerini yaratan. O bizi kader kurgusunun sınırlarından usul usul uzaklaştırır. Fiziksel boyutta ses, ışık, his, tat ve koku olarak algımıza ulaşması muhtemel bir maddenin sonsuza bölünebilirliğini tasvir eder. Hatta fiziğin ötesini, görmediğimiz belki de görmek istemediğimiz sonsuz boyutları çırılçıplak gözlerimizin önüne serer. O mananın içini kendi büyülü dokunuşlarıyla dolduran, tekrar anlamlandıran ve bu değişleri sanatla somutlaştırma çabası içinde olandır.  Her eylem o kadar olanaklıdır ki zaten bu imkânlar bütündür şair için dünya hakikatini aldatıcı kılan.

Şiir olmak, tıpkı ölmek gibi, bir korkunun, arzunun, hevesin ya da umutsuzluğun son nefesini vermesidir. Ölüm, bizi bir yerden alıp başka bir yere götürecek olan, nasıl bizi başka bir biçime, boyuta taşıyorsa şair de duyguların hem celladı hem hamalıdır. Onları kelimelerden yeniden yaratarak yalnızlığa hapseder. “Niye sevmeyiz ki böyle bir yalnızlığı?” diye sorabilir şair. Sonunda kendi duygularımızın Tanrısı, kendi dünyamızın yaratıcısı olduğumuzda varsın üstüne bastığımız toprağın altı kadar karanlıklara gömülsün zihnimiz. Bu bizi korkutmasın. Belki kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bu ışıksız oda bir kez kapatıldığında dışa açılacak bir kapısı bulunamayacaktır ama içinde sonsuz sayıda manzarayı kucaklayan pencereleri vardır, diye iddia edebilir o. Bunları başkasının bilmesi gerekemez. Gördüğü onundur ve bu şaire yeter. Çünkü asıl hakikat fiziksel olarak var olan değildir ve maddenin içinde benlik zaten yalnızdır. Nitekim etten, kemikten ve sıvıdan oluşan bir mezarın içindeyizdir. Görülür ki bir uyumsuz tesadüftür var olmak. Zira sahip olduğumuz beden ve onun algısı bizden bağımsız olarak şekillenir. Düşünmeden üretiyorsan, sorgulamadan inanıyorsan, anlamadan konuşuyorsan böyle olmadığını iddia edebilirsin. Ve bir gün şair gelir, varlığı soyutlaştırmak için buradadır. Bir bedenden daha fazlası olmak, bilinmeyene, bu ölüm biçimine inanmak kuvvetine sahip olanlar için yazar şiirlerini. Bu şairlerden biri de Nilgün Marmara’dır.

Marmara ile aynı günde doğmak. Üstelik bu yıl aynı ömrü paylaşıyoruz. 2015 yılının günleri birleşip 13 Ekim’e vardığında onun yaşadığı kadar yaşamış olacağım. Bir yavrunun anasıyla kucaklaşması gibi mezarının başına dikilip “Ben geldim Marmara!” diyeceğim. Biliyorum, o da beni çağırdı hep. Her şiirinde, her bir satırında bunu duydum o tasalı seslenişlerinden. Ben yalnızım, bak sen de benim kadar yalnızsın dedi.

Onun her şiiri büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpen mektuplar kadar samimi bir dile sahiptir. Her  biri itiraflarla ve kendine sorduğu sorularla doludur. Belki utangaçlığından kendi içine dönük bir gizi olsa da fazla uzaklaşamazsınız onun gam yükünden. Her şiirinin sonuna tarih atmayı da unutmaz hiç. Çünkü bizden farklı olarak onu alıp götürecek günü önceden biliyordur ve o mesafeyi ölçen birimlerdir her yazdığı şiir. Nilgün, tıpkı üniversite yıllarında üzerine tez yazdığı Sylvia Plath gibi yaşamın anlamsızlığını, 29 yaşında, ölümle ödüllendirecekti. Bazen düşünüyorum, onun hikâyesinin böyle bitmesini gerçekten ister miydim?

olaylar, durumlar ve duygular #anlatı

Olayların belirli bir örgüsü vardır. Bu örgü sebeplerle birlikte bir neticeye varmak doğrultusunda nizami biçimde ilerler. Yani her şeye başka bir şey neden olurken, bu silsile ortaya bir sonuç çıkarır. Sonuçlar ise belki başka bir şeye neden olacaktır, yine de tek başına, bağımsız ve buna rağmen hareketsiz duygular yaratırlar. Acıma, özlem, korku, ıstırap ve daha nicesi, belki hepsi birden kalbimizde doğrulur ve geleceğin ifadesine ilham verir. Her şey olup bitebilir lakin bu oluş ve bitişten sonra içinde bulunduğumuz duygu durumunun anlatımını masalsı, zamandan bağımsız ve edebi bir dil devralır.

Zamanı geçmiş hâlindeyken genişletmek mümkündür. Belki herhangi bir anı, belleğimizde var olduğu biçimin içinde sınırlıdır ama ayrı ayrı zaman uzamlarında tekrar var edebiliriz onu.  Bir olayın sonucu durumu alıp içinde bulunduğumuz ana ya da geleceğe temin etmek gibi, tekrarlarcasına, geçmişin dışında herhangi bir zaman dilimine fenomen olarak sürüklememiz olumsaldır. Acı veya tatlı, zevkli yahut sıkıcı herhangi bir hatıramızın bizde bıraktığı etkiyi şimdi oturup düşünelim. Gözlerimizi usulca kapattığımızda bedenimiz yani fiziksel varlığımız haricinde sahip olduğumuz her şey artık o muayyen kalıntıdadır. Zihnimiz, duygularımızla birlikte bu parçaya odaklanarak adeta yeniden yaratır her ayrıntısını. En sondan en başa doğru büyür gibi, küçük bir noktadan çoğalırcasına her şey yeniden vücut bulur. Kendimizi unutmamız bile mümkündür bu süreçte. Hatta bu unutuşun dalgınlıklara, sakarlıklara sebep olması işten bile değildir. İşte artık şimdiki zamanla sizi bağlayan ipleri koparmışsınızdır.

Bir duygu, olağan tüm hâllerinden sıyrılarak yeni bir algı yaratabilir. Kapınızı çalan, sizle dertleşen, size geçmişten ödünler veren bir dost gibi. Bu ziyaretten sonra, onu sadece bildiğimiz adıyla ifade etmek bundan böyle adaletsizlik olacaktır. Yoksa sadece üzüldüm, acı çektim demenin hangi ifadenin karşılığı olabileceği müphemdir. Onun başka bir eşgalde tarif edilmesi gerekir artık. Korku bildiğiniz korku değildir, gücenmek basite alınacak bir beklentinin karşılanmaması hiç değil, ferahlamak yüz yıl kalabalıklardan kaçmışsınız da kimsenin erişemeyeceği bir boşluk, girecek bir delik bulmuşsunuzdan daha yücedir. Geçmiş, andan feragat etmiştir çünkü. Zamansızlıkla birlikte anlatımdır değişen. Suçluluk başka bir suçluluktur yahut herhangi bir objeye duyduğunuz arzuda olağan dışı bir gelişme vardır. Şimdide üst üste biner her şey. Süregelmekle katlanarak yeni anlamlar eklenir üstüne. Bakarsınız size anlatılan bir hikâye içinizde solmaya yüz tutmuş bir hatırata yeni ve canlı renklerini verir. Şiddetli bir merhamet doğar içinizde, çocukluklarınızı affederseniz, artık ben büyüdüm mü diye sorarsınız kendinize. Olayların hiçbir önemi kalmaz. Bize kalan duygulardır asıl mühim olan. Yeniden tanırız onları, isim koymadan, hepsini bir bir kalbimizde tecrübe ederek.

Ferit Edgü bana bu tecrübeleri yaşatabilen ender yazarlardandır. O bir durumu anlatırken duygulara rol biçerek her birine ayrı birer özgün karakter yaratır. Korkuyu av olmuş vahşi bir hayvanın can çekişinde betimleyebilir, bilgeliği görmeyen iki çift gözün karanlığında saklar belki ya da bilinmezliği kendisinden başka kimsenin duymadığı bir çığlık olarak taşır kulağınıza. O sözcüklerini, yaşamanın kendi ritmi içinde, kendisi olmaya çalışan insanmışçasına konuşturur okurla. Böylece hislerin donuk hareketsizliği zamanın içinde bükülerek öykülerinde ivme kazanır. Saat sorulmaz artık, geç ya da erken değildir. Çünkü anmak istediği duygunun zamansal perspektifini bozarak ölçüsüz bir yoğunluğa boğmuştur algıyı. Bundan böyle duygular durumun hareketsizliğinden sıyrılarak kendi sebeplerine ve sonuçlarına sahip olmuştur.

şurada ölüm bizi bekliyor #anlatı

Hiçbir gizemine vakıf olamayacağı bir oluş sürecinin sonucunda garip bir varlık olarak ortaya çıktı insan. Doğaya vahşi hayvan olarak gelmiş yaratığın, devamlılığını sağlayabilmek için sadece avlanıp sürüsünü koruması ya da bitkilerin kendi özlerini beslemeye göğün kubbesinden süzülen güneş ışığı ve bir yere birikmiş birkaç damla su bile yeterliyken, bu durum insan için geçerli değildir. Daha da fazlasını ister o. Neyin bunu gerekli kıldığını tam olarak bilememesine rağmen, sahip olmaktan hayli övündüğü şu medeniyet standartları ona zorunluluğu sorgulanabilecek türden misyonlar yüklemiştir. Halbuki vakti geldiğinde onun tüm bu çabaları anlamsız olacaktı.

Biz ölümü bekler hâldeyiz. İşte, okulda, evde, üşümüş de sobanın dibinde, acıkmışken sofranın başında, korkmuş bir çocukken ana kucağında, öfkeliyken hiddetimizin en uç noktasında, gençliğimizde, yaşlılığımızda, her hâlde, her yerde, her anın içinde ölümün soğuk kavrayışı bizi bulacak. Bunu biliyoruz, insan bizzat farkında. Bir gün öleceğini, etrafındaki bütün organik canlılarla aynı biçime dönüşeceğini, çürüyeceğini istisnasız biliyor. Yine de kendine görevler edinmekten, bu görevlerin ateşli bir savunucusu olmaktan, yaşamak için kendine eziyet verici kurallar koymaktan geri durmuyor. Üstelik bu kaidelere çevresindekilerin de uymasını bekliyor. Sadece mutlu yahut huzurlu olmak yetmiyor ona. Namuslu, efendi, aklı başında, kültürlü, zeki, kuvvetli ve dahası da olması gerekiyor. Bunların hepsi birden olmak zorundaymış gibi yaşıyor. Şu sıralar, bulunduğu yerden milyon ışık yılı uzaktaki gezegenlere bile araç göndermek istiyor. O gezegenlerde yaşam kurmak, tüm bu olmak istediği şeyleri yanında götürerek orada da çok işe yarar olduğunu ispat etmeyi arzu ediyor, dünya yetmiyormuş gibi.

Bu canlı akıllandıkça daha da güçleniyor. Güçlendikçe daha çok üretiyor. Ürettikçe daha fazla ürüyor. Üredikçe yaşam alanı genişliyor. Yaşam alanı genişledikçe başka canlılara alan kalmıyor. Ulu aslanın soyu tükeniyor. Ürkek güvercin ağaç dalları yerine konacak balkon demirleri bulabiliyorlarsa şanslı oluyor. Yaramaz kedi fare avlamak yerine kuru mama yiyor. Mor menekşenin kökü saksılara hapsediliyor. Böylece ademoğlu gittikçe daha da yalnız kalıyor. O güzelim ormanları yakıp kendine tarla ettiğinden, her mevsim başka bir gökyüzünü gören çadırları bir köşeye atıp iki parça tahtayı bir taşın üstüne ev olarak diktiğinden beri daha da kimsesiz. Şimdi kafasını her kaldırdığında kendisininkinden çok farklı olmayan suratların içinde bir çift gözün, bir burnun, bir ağzın toplanıp tıpkı onun gibi baktığını görüyor. Bu benzer yaratıklar bir araya geldikçe kimin kim olduğu anlaşılamıyor, karmaşa artıyor. Karmaşa arttıkça kurallar koyuluyor. Kurallar diktayı, dikta zorbalık eylemini getiriyor. En başta bizi doğuran bu yanlışı yapıyor, kendi gibi biri yetiştirmeye çalışıyor, uyamadığı veya yeni koyulmuş kuralları da unutmuyor. Ona nasıl bir yol izlemesi gerektiğini söyleyen birtakım unsurlarla birlikte yetiştiriyor zavallı çocuğunu. Bırakmıyor ki bir başına aslında sadece basit bir hayvan türü olan yavrusunu olmak istediği olsun, nasıl istiyorsa öyle devam etsin hayatına.

Tüm bu gereksizliklerden kurtulabiliriz oysa. Adalet Ağaoğlu’nun Aysel’i gibi her şeyi, her yaşam biçimini reddederek dizlerimizin üstüne çöküp ölümü bekleyebiliriz. En fazla var olmak kadar şüpheli olan yeni bir biçime, yok oluşa adarız kendimizi. Bir yatağın içinde doğanın bize verdiği çıplaklığı giyinerek bekleyebiliriz ölümü ya da yine Aysel gibi ölümün soğukluğunu imgeleyen o yatağın içinden doğrularak, insan olduğumuz için bize kesilmiş faturayı öderiz, yaşarız. Bizden istenildiği kadar, bize söylenildiği gibi.

Resim Kaynak: http://darkcornerbooks.com/2014/10/25/the-mystical-surrealism-of-remedios-varo/

tanpınar’ın aşkı #eleştiri

Aşk, edebiyat ve sanat tarihinde yazarların ve sanatçıların belki de üzerinde en çok eser ürettiği temadır. Öyle ki sayısızca kitaplar, filmler, resimler ya da benzer eserler bu kaynaktan çok farklı biçimlerde beslenmiş, etrafında şekillenmiştir. Bir okuyucu olarak, geneli itibariyle bu hissiyatın işlenişini hep sığ bulmuşumdur. Okuduğum şiirlerde yahut bir şekilde tattığım farklı sanat eserlerinde bu kaygı hiç peşimi bırakmamıştır. O ihtişamlı destanların, yüce kavuşma, hatta kavuşamama merasimlerinin içinde kocaman, dilimin ucuna gelen bir boşluk vardır. Lakin bu eksikliğin ne olduğunu Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler adlı romanını okuyana kadar belirgin bir şekilde görememiş, kavrayamamıştım. Roman’ın çerçevesi Kurtuluş Savaşı döneminde İstanbul’daki siyasi çekişmeler ve Anadolu’da yürütülen milli mücadeleyi içine alacak şekilde çizilmiştir. Tanpınar, Anadolu’yu asıl yaşam mücadelesinin verildiği yer olarak betimlerken, yıllarca büyük bir imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul’u sahnenin dışı olarak resmeder. Ve buna rağmen asıl oyunu sahnenin dışında kurar. Karakterler, çevre tasviri, kültürel yoğunluk size o dönemin İstanbul’unu verecektir. Karakterlerin zaafları, aralarındaki çekişmeler, birbirlerine düşkünlükleri ya da etkileri ve iç içe geçen hayatlar  ise sadece tek bir şeyin zemini hazırlamak için vardır. Tanpınar bize özgür olmadığımızı anlatır. İnsanoğlu her ne kadar ferdi yaşamaya çalışsa da toplumun sıkı sıkıya ayrılmaz bir parçasıdır. Bizler bebeklikten erginliğe ve oradan yolun sonu diye tabir edilen ölüme kadar kararlarımızda veya kaderimizi tayin etmekte özgür olduğumuzun, irademize göre hareket ettiğimizin iddiasındayızdır. Aslında durum böyle değildir. Romanın ana karakteri Cemal bize bu gerçeği anlatmak görevini üstlenir. Kitabın ikinci kısmı Hadiseler’e geçmeden önce, hadiselerle bağlantısını kurabilmemiz için Cemal geniş geniş çocukluğunu, çevresindeki fertleri ve yetiştiği mahalleyi ele alır. Sabiha ailesindeki sorunları henüz çocukken Cemal ile münakaşa eder. Çünkü beklediği şefkati aile yapısı içinde bulamaz. Onun bireyselleşmeye çaba göstermesi ve bu eğilimlere sahip olması bu bağlantıyla açıklığa kavuşabilir. Cemal ise babasının görevi icabı başka bir ile taşınacağı haberini aldığında, bu haberin üzüntüsüyle kahrolmasına ve babasının arzusu dahilinde onun İstanbul’da yatılı bir okulda okuyabileceği teklifini sunmasına rağmen ailesiyle birlikte o da gider.  Her ne kadar kendisi bunun sebebini açıklayamasa da romana sonradan dahil olan İhsan’ın ilerleyen bölümlerde Sabiha ile, onun ferdiliği neticesinde gelişen ilişkileri Cemal’in içinde kıskançlık hissinin yeşermesine neden olmuş, belki de Sabiha’yı bu yüzden terk etmiştir. Sabiha ve Cemal arasında çocukluktan temelleri atılan bu aşkın daha öncesine gidersek, Sabiha’nın yaşına mugayir yetişkin tavırları ve Cemal’in daha çocukken hiç büyüme arzusunda olmayışı, yani birbirlerinde eksik ya da fazla olan şeyleri, kendileri hiç çaba göstermeden onları yakınlaştırmıştır. Ama yine aynı sebepler birbirlerinden uzaklaştırmıştır. Ailelerini, aile dostlarını, dönemin ekonomik ve sosyal şartlarını ele aldığımızda da nasıl bir Cemal, nasıl Sabiha meydana çıkacağını onların süreç içinde yaşadığı hadiselerden, çevrelerindeki insanlardan az çok kestirebiliriz. Her adım onları umutsuz aşklarına, özellikle Cemal’in neticesiz aşkına götürecektir. Cemal bu sonuca hiç muhalif olmaz. Hikâyenin devamında bu ve buna benzer bağlantılara diğer karakterlerde de çokça rastlayabiliriz. Mesela romanda çok büyük bir alan teşkil etmese de bu mutlaklığın altını özellikle çizen iki karakter vardır. Sakine Hanım, gözüne adaylar kestirip birbirilerini hiç tanımayan insanları görücü usulü tanıştırarak yakınlaştıran ve evlendiren bir karakterdir. Yazar özellikle Sakine Hanım’ın bu konudaki başarısından bahseder. Çünkü şartları, yani kültürel, ekonomik ve sosyal şartları birbiriyle kıyaslayan, çiftler arasındaki eksiklikleri tamamlayacak şekilde kafasında bütünleştiren karakter, onları evlendirmeye çalışır ve güzel neticeler de alır. Sadece bir istisna vardır. O da Cemal’in özellikle saflığını ve kendini bilmemesini belirttiği Kudret Bey’dir. Yaşlanmış olmasına rağmen henüz kendini genç gören, çok alımlı olmasa da daha fazlası olduğunu iddia eden, kısacası olmadığı biri olduğunu hayal eden bir karakterdir. Aslında Sakine Hanım ona münasip gördüğü Avrupalı bayanın özellikleri tam olarak Kudret Bey’in dengidir, lakin o içinde bulunduğu şartların ve kendisinin farkında değildir. Kendisini hayatın ve çevresinin onu sürüklediği alandan çok farklı bir yerde görmektedir. Sonlara doğru geldiğimizde görürüz ki Sabiha hiç de hoşnut olmadığı bir evlilik yapan mutsuz, Cemal tutunacak bir dalı olmayan, günün getirdiklerinin tahakkümü altında bir yerden bir yere savrulan bireyler olacaklardır. Bu netice onların suçu değildir. Hayat onları bir araya getirir ve tekrar hayat birbirlerinden koparır. Bu hepimize olan şeydir. Bulunduğumuz yerde olmamız ya da beraberimizde olan kişiler çok da kontrolümüzde değildir. Bu resimle Ahmet Hamdi Tanpınar, aşkın o masalsı ulvi gücünü elinden alır ve hayatın gerçekleriyle harmanlar.