bilinçli oda #anlatı

Dokuz aydır bu odadayım ve sanki beni rahminden kusacak gibi. Duvarlarının çatlaklarına, pürüzlerine ve keskin kıvrımlarını süsleyen şu örümcek ağlarına olabildiğince alıştım ama ben miyim suçlu? Ben mi taşıdım yalnızlığı bu çevresi örülü hücreye. Bazı zamanlar öyle boğuk oluyor ki havası o zaman beni bu lanet yere sürükleyen her şeyi suçlayasım geliyor. Nefes alamıyorum, evet yapıyor bunu bana. Sebebi de  ben gitsem yalnzlığını unutacak bu uzay, bu boşluk. Her şeyin suçlusu benmişim gibi davranıyor, gidince bilinç denen şu lanet yükten kurtulacak ve hiçliğin tadını çıkaracakmış, peh.

Ama isteyerek gelmedim kendi de biliyor. Ve yalnız da gelmedim. Çığlığımı getirdim bakın şu mavi kaplı defterde satır satır. Sonra sevmek, o kadın, çizgileri, ışığa en güzel duruşunu veren o yüz hatlarını görebilirsin şu tomar kağıtlarda. Ben çizdim o portreleri. Aidiyetimi de teslim ettim, böylece, şu kirlenmiş zeminin üstünde zamanın tüm sıfatlarını kullandım hareketsizliğimde. Hoşnutluğum da benimle. Olmak istediğim yerdeyim sonuçta her ne kadar o beni istemese de, öyle. Sıkıntılarımı, neye ait olurlarsa olsunlar tüm suçluluk duygularımı, özlemlerimi, heveslerimi geride bıraktım.

Sadece arzum ortada bir yerlerde. Belki şu demir kadar sert kapının, ölü bir beden kadar çürümeye müsait kolunda. İçten içe istemiyor değilim, bir gün şu kapıyı açıp gideyim, sadece ve sadece bana ait olan tek şeye, odama sırtımı dönüp gideyim. O da istiyor bunu. Ama daha zamanı var. Sabır gerekiyor. Daha zamanı var demiş miydim?

budeğirmi #şiir

gülüşlerin arkasına saklanmış sağır organ
hiç gözyaşını görmüş müsündür kefen şehirlerinin
öyküsünü kuşanmış ölümünün, sivil
işini ciddiye alan kulak misafiridir kalabalığın, intihar
-anlatsın- dünyayı beklemek ahmaklığını
hadi değelim yaralamıza, korkumuz olsun varsın

ağaçlar ölmesin diye köklerini sökelim
kuşlar hiç konmasın, kanatlarını yolalım
çürümek olmasın teneşiri yunalım
varmak hiç olmasın, diyorum, şurada duralım
varmanın türlü huylarını, ben bilirim
ölmek de olmasın çocukluğumun aklında
el ele verip doğmayalım

öyle eksiğiz ki çakılmamış tahtamla
kollarım, ellerim, ayalarım vesair
-ruhumun hicreti yankılanıyor
yolumusüslüyorbudeğirmi-

çıt #şiir

etrafınızda kırılıp dökülecek onca şey
yemeyin öyleyse çekirdek
çünkü bir çekirdek asla tırnağın yerini tutamaz
bağlaç, kolayına çözülmez buz

ama hüzünle karışıktır ağrı
ağırdır, gecikmiştir belki alevin nefesi
senin böyle bağlıysa yalnızlığın yalnızlığa

ve birçoğumuzun bilinmez şartlanışı tanrıya
belki başımızı alıp gidemeyeceğimiz yerlerdir
caymak, varamayacağımız hedeflerdir
tutsaktır hareketleri buzların içinde
yansıyordur gayretimiz sonsuzluğa

hüznümün çekirdeği #anlatı

Öyleyse beni hüznümün çekirdeğine gömün diyorum. Ve sizi parçalarımın toplamıyla ısıtayım. Daha da ısınalım. Ölmek böyle olmamalı, onu derinimden istemeliyim. Dünyanın ucunda yeşermeyi bekleyen mevsimler kadar derinden.

kimi getirip koyalım önüne
mutsuz bir çiçeğin güne en yakın halinde
ahını tanımıyor kuşlar bile
yalnızsın, yalnızsın
ışıkların çehrinde

kolaydı günün meselelerinde ertelemek seni
yaşamak nereye kadar
merhaba ölüm

Bundan başka türlüsünü hiç arzulamadım. Kül olup uyuyalımdı bir mumun bağrında varacağım. Belki de bağrım acıdan boşluğa terk edilmiş o kadına meyilli. Dinç olmaksızın, o düzensiz ve harfleri sürükleyemeyen, kelimeleri toparlayamayan ağzının ucunda. Eriyen, tükenen salınımları.

Resim: Marek Langowski

şeyler kulesi #şiir

sen ve ben kıyısını paylaşırken anların
ağaç kalmak kadar köklerimize mahkum
toprağın altında bir süre
bulutların üstünde hayli zaman
şimdinin orta yerinde demir atmış günah keçimiz, durulluk
işte bu bizim tereddütümüz
yaşanıyor dediğimiz anlardayız ve hala aynı şeyden bahsederiz
durgunuz, durmuşuz

sonra şeyler kulesi
anlamı ertelenmiş kelimelerle olmalıydı
bir yanında bitecek bir söz ve bir yanımda mutlak sonsuzluk

renklere nü #şiir

masanın bir kolu güneş, sırtı ay
renkler seyrediyordu bu buluşmayı
ikindi seyreltiyor çıplak zamanların düşünü, yorum
bir kedinin patisi değiyor ah, bunca, algısız, ölçütsüz;
mesafelerin yerleşkesi ve adressiz
,soluyordu ay, akşamın eğiminde
yeni bir renk yaratmış da bilinçsiz, endişeli
her karanlık veda bir adımdan sûdur
kendini yaratmak tekrar ediyordu yansıda

pürüzlere tutunuyordu küller her elleri boş kaldığında bekleyişin
suskunluk ve
ağzını bıçak açmıyor duyarlık korkusunun
bir nefes sıkışıp kalıyordu şurada
mümkünsüzlük temkinsiz oluyor, içi dışı
ve şimdi, beklenilmeyen beklenmeyen
kendini yaratmak tekrar ediyordu yansıda

korkmayı öğütlüyordu ay
kendi sıcaklığını arzuluyor gibi, güneş
kendini yaratmak bürünüşü, yansıda

alıntılar #anlatı

Belli bir amaca yönelik yazınsal ihtiyaçlarımı karşılamaya geldim.

Nasıl izah etsem, kararsızım. Onu ilk olarak köy halkının kas ve cep gücünden yararlanılarak beleşe imar edilmiş bir devlet karayolunun kenarında gördüm. Sırtında, bulunduğu atmosferi temsil eden bir balya ot ve ayaklarında kara lastikle yokuş yukarı seyir halindeydi. Yorgunluktan sıklaşan nefesinin çıkardığı gürültü onu fark etmemi sağlamıştı. Aldırış etmemeye çalıştım. Kafamı ileri çevirdim ve düşüncelere dalarak beni taciz eden bu hırıltılı nefes alışverişini duymamaya gayret ettim. Lakin vücudum ve zihnim birbiriyle çelişkiliydi. Aldığım karar bariz, bünyemde fizyolojik olarak reddediliyordu.

O ise, kafadan kovulan bir düşünce kadar yüzsüzdü. Döndükçe dönüyordu efendim. Düşünmemek için çabaladıkça yüzsüz ve kapıdan kovulan bir misafir kılığında tekrar bacadan geldi. En güçlü hayretleri çektik önüne, set yaptık da fayda etmedi. Ben de sırf dünyanın bir uzvuyum kılığında, elimde bir ekmek bıçağı ile komşunun bahçesindeki sevapları saplarından ayrı koyuyordum. Birkaç gün önce olayı temsili olarak rüyamda tecrübe ettiğimden midir, intikamımı da bu şekilde alıyordum. Haklı sayılırdım kendimce. Ki bu rüyayı da günahın sahibi yetiştirmişti. Ve yine kendimce; gerekli adaba sahip değilse sevap yetiştirmeye de hakkı yoktu. Sahi.