ne acayiplikleri kabullendik sonunda #anlatı

Benimkisi tam anlamıyla isteksiz bir uyku hali. Bu uykuda rüya görmem mucize sayılabilecekken, yine de görüyorum. Ya da düş mü benimkisi, bilemiyorum. Zaten zamanın en usulsüz yapısına ilişmiş düşlerim de, çocukluğumda geleceğimi teminat altına alayım diye bana tembih edilmiş yerli yersiz nasihatlermiş gibi kişiliğimi huzursuz ediyor.

Uyuma isteğimin temelini gözlerimi asla alıştıramadığım ve alıştıramayacağımdan emin olduğum eğreti ışıkların arasında kararlı bir gölge olarak bulunmak amacı oluşturuyor. Uyanıksam olması gerektiği gibi olmalı mıydım?

Sonrası, onlar ne düşünür? Ait olmadığım sanrılarda varolmak için niyetlendiğimde sol kolumdan kalbime doğru enleşen bir daraltıya tutuluyor, bacaklarımda bulunan kaslara -daha sonradan morluklara dönüşebilen- uzun soluklu kramplar giriyor. Zaman geçer bunlara alışırım, bunlara da alışırım, alışkanlığım kalıcı bir unutkanlığa dönüşür diye umut ettim. Ve soluduğum her nefes burnumdan beynime saplanan buzul sarkıtlarıymışçasına saplanır. Başımı eğdiğimde bile kaşlarımın üstünde bir rüzgâr gibi hissettiğim lanet ışıklardan kaçamıyorum.

Hiç çabalamadan, huzursuz olmak için onlarca neden bulabiliyorum kendime. Ama bir gölge olabilmenin harcinde ışığın herhangi bir tonu olabilmek, sürünün gidişatına uyum gösterebilmek için bir tek neden bulamıyorum.

Hiç olmazsa, yan etkilerini tahmin edebildiğim halde her ışığa cesaretle yüzümün tamamını dönebiliyor olmam bana teselli ve cesaret veriyor. Biraz daha var olabilirim. Kaç zaman kalmıştır karanlığa.

Bir su aygırınınki gibi genişlemeye başlamıştı gördüğüm rüyamın açısı. Benim için yaratılmayan renkleri bile görebiliyorum şimdi. Karanlıkta kalmak isteyişimden sanıyorum, aydınlıkta kalan her yer gözümü kamaştırıyor, görmem gereken hiçbir şeyi göremiyorum.

Baktığında toplum için normal, sanrılarım için alışılmışın dışındaydım. Büyük mücadele. Bu yoğun çaba sırtımda geniş bir yara. Kendimi zorladıkça yara iltihaplanıyor acısı da artıyor. Bu yaradan kan değil, renksiz, kokusuz ve yapışkan bir sıvı akıyor. Anılarım. Rüyalarım. Çoğu bana, yaşadığım dünyaya ait olmayanlar. Dile getirmekten çekindiğim, buna cesaret ettiğimde ise moral bilincim tarafından yargılananlar ve kalbimden bahsediyorum şimdi.

Olmak istediğim kişilik, olmaya zorlandığım kişilik tarafından, vücudumdan bir cerahat olup çıkıyor. Hangisinin katlanılamaz olduğu hakkında kararsızım. Kararsızlığım, hayatım böyle devam ettikçe bitkinliğimin ve böyle olmak istemedikçe gölgem hızla yoğunlaşıyor.

sarhoş masasın sen depreme dayanmazsın #şiir

üzgünüm yatak odası ışığı
aslında burası sadece salondur
salonlardır birçok bünyeye ait olabilir
olabilir
geniş, çok geniş bir bağırıştan hemen sonra
burası bir yatak odası da olabilir salon da
komşum bir kapıcıdır her kapı kendisinden bilinir

şimdi bu yaktığım son sigaram olsaydı ah
ne de güzel olurdu şu örümceği öldürmesem
ankara ve tekel bayilerinde banka kartım dilsiz
doğru mu
bu tedirginliği sen de yaşamalısın
ezan okunur, vakit geldi, ve imamlar için bu yüzden ay sonu verimsiz

inatla soğudu terleyen camlar
fotoğraflarını çektim üzgün ışığın
yüzünde bana ait olmayan gölgeden başka bir şey daha var
sarhoş masasın sen depreme dayanmazsın

not #17 sıkıntılarımız

Ön yargılarımız var, olmasın mı dedi, nasıl olmasın diyeyim. Hükümler vermeye gelmedik mi dünyaya, peşin peşin, bizden önce irademiz yok muydu, öncelenmiş yargılarımız nasıl olmasın dedi.

Ah şu nebiler, insanı iyi tanıyorlar. Bir sürü günahları var onun dediler, mutlular, günahlarını sanatlarına hapsediyorlar, -biz görmezden geliyoruz.

Ne kadar çok insan kelimesi kullanırsam o kadar pekiştirebilecek miyim insanlığımı dedi. Ne kadarsa o kadar. Pekişmek, sertleşmek iyi gelir de iradeye, insan iradeden ibaret değil, iyi bir insan olarak kalamayız ve iyi insan olmak için bencil kalmalıyızdır adlı psalmla güzel bir pekişelim şimdi.

Yüzüne baktım insanın, karanlığa boğan, insan olarak, tanıyamadım. Bencilliğimi yenmek, her şeye rağmen, istiyordum dedi.

Şuradan bir köprü kuramıyorum, bir çakıl taşını bile sahiplenemiyorum ki, olsun kim bilir kuramadığımı. Ben köprü varmışçasına, kaçayım dedi.

Baktığında bana bakmadığını biliyordum dedi. Ama o bilmiyordu mezhebimizi dedim.

Ön yargılarımızdı nebi, o kadar insandık, o kadar karanlıktı, amaçsızdı köprü.

mutsuzluğun bilinci #alıntılar

Her şey, unsurlar ve filler, seni yaralama da elbirliği ederler. Burun kıvırmanın zırhına mı bürünmelisin? Kendini bir tiksinti kalesinde tecrit mi etmelisin? İnsanüstü kayıtsızlıklar mı düşlemelisin? Zamanın yankıları seni son yokluklarının içinde de mağdur edeceklerdir… Kanamanın önüne hiçbiri geçemediğinde, fikirler bile kırmızıya boyanır, ya da tümörler gibi birbirinin üzerine tırmanır…Eczanelerde varoluşa karşı hiçbir özel ilaç yoktur – yalnızca palavracılar için küçük ilaçlar… Peki, berrak, alabildiğine eklemlenmiş, vakur ve kendinden emin ümitsizliğin panzehiri nerededir? Bütün varlıklar mutsuzdur; ama ne kadarı bunu bilir? Mutsuzluk bilinci, bir can çekişme aritmetiğinde ya da devasızlık sicilinde boy göstermeyecek kadar vahim bir hastalıktır. Cehennemin itibarını düşürür ve zamanın mezbahalarını kır şiirlerine çevirir. Hangi suçu işledin de doğdun? Hangi suçu işledin de varsın? Acında kaderin gibi sebepsiz. Hakikaten acı çekmek, nedenselliği bahane göstermeden dertlerin istilasını kabul etmektir; çılgın tabiatın bir lütfu gibi, bir negatif mucize gibi…

Zamanın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar; sense onu durdurmak için, nokta olarak hareketsizleştin.

E.M.Cioran

su askıları #anlatı

mezarında kimler vardıysa
hepsi ölmekten bir o kadar mustarip
muştalama beni bu konulardan artan derine
sesi geliyor ve yok ardışığımız
“pek bir hayıflandı”

hayvan ilminden, hayvanca
hayır halin gelinmemişti
yahut mesafelerimiz gelişmemiş bir beyinde hesaplandı

Ve bir şekilde insan hayatı yıldızların egemenliği altında başladı. Selam sana kibirli süje. Kollarımın arasına aldım seni, bize en yakın yıldıza sundum , Hû dedik, kendi ellerimle verdim işte. Çirkinliğin kabına koymadan, adnına eş koşmadan.

Değil miydi hayatımız yıldızların egemenliği altında başladı. Selam sana öyleyse. Kollarımın arasında erdirttim seni, bize en yakın yıldızdı sanıyordum, hû diyordum. Kendi ellerimle verdim. Adını koymadan, çirkinliğe eş koşmadan.

Kuş oldun ya kanatlarımın altında. Sonra senin kanatların o ilahi ezgiyi yorumlamıştı. Rüzgar hû dedi, dağlar baş eğdi, ağaçlar kışın çıplaklığından utandı, hicap etti. Kendi sözleriyle geçirdi bu cinneti.

Duymak yerine soludum, yaşamak yerine soğudum. Yaşamak, su, mürekkep, şiir. Şiir.

Hicap etti henüz vaz iken. Henüz can dediğin bir soluk iken.

Yazmak istiyorum dedi, hiçbir şey birbiribi takip etmesin. Olguyu olanın/olmuşun dışına taşırmadan, öngörüsüz, doğaçlama, mürekkebim bitene kadar. Yazmak istiyorum dedi, nasıl kümelendiğimi, nasıl ayrılaştığımı birbirine bağlı olmadan, bir’de ben aynılaştırılmadan. Renk değil, gölge olsun istiyorum dedi.

kanepeme söyleyim #anlatı

Yeri gelen morun renksizleşmesi birikimleriyle, canıma can kattın mussolini. Sen çocukluğun için savaştın, çocukça bir savaştı bizimki de. Bu yüzden idamın, paralel evreniydi yaşama arzunun.

Nasıl da cümleler ayrı ayrı geliyor şu sıra. Vardır illaki sebep-leri. Tek tek düşünce notları birleştirmesi kolay oluyor ya bu dağınık bağdaşıklığı. Ya da bu bağışık ayrışıklığı. Faşist yalnızlığım aşırı sağcı, kanepemin olayları değerlendirişi muhafazakar perspektifte. Çift kişilik bir meydana götürdüler seni de göğsünden vurdular, göğsünden ve sen arzu etmiştin bir komünün arasında çürümeyi inanarak buruşmaya.

ilgeçli tümleç #anlatı

Öylesine karanlık ki dönecek hiçbir tarafım yok. Dünyanın kesif yüzeyleri kendi başlangıcına saplı çıkmaz sokaklara dönüşmüş. Durmak ivediliğim saatsiz ve varmak istediğim her yer aynı. Yolumu kesen, önümü kapatan, beni engelleyen her şey tanımsız.

“Neden dışarıda gezmek istiyorsun? Kendi içine dön, çünkü gerçek içindedir.”

Güzeli üleşmek varken gecenin bu yaptığı çocukluk. Her şeyi bilinmez yapmak, kendi gizemiyle yeniden var etmek istiyor. Bu, buna bencillik denir.

“Neden birbirlerini bu şekilde takip ettiğini bile bilmediğim zamanlarda parçalanıyorum.”

Orada güzeli paylayan ben, burada sadece paylaşılmışlık tadı, aydınlık. Kendisi olmayan bir iz zamanda salına salına soluyor, izsizleşiyor. Kendisi olamayan ben, bu ,öncelik – sonralık, girdabında pul pul dökülüyor.

“Görüneni üreten bilgi değildir.”

Işık, henüz şekilleri tanımlamadan, en sade haliyle içimde. Hala karanlığı benimsemedim, çünkü korku halindeyim, korkularımla. Umut vardır, belli. Ne kadar umut edersek edelim eskisi gibi aldanamayız.

*Aziz Agustinus