geçit #öykü

Belli ki bir yol bulmuştur yengeç
Kumlardan değil, kendinden gidilen bir yol
Ne var ki, rüzgâr ileri olduğu için külden
Ölümden önce geldiği içindir ki sezgi
Duyar insan bu gereksiz yüzgeçleri
İki gök arasında kımıldayan
Tanımazsa da kendini bir başkasının düşü gibi.

Yengeç, Kirli Ağustos, Edip Cansever

Birinci tekil şahsım kamunun malı şu alt geçitte. Geçmek eylemi işte insanın dünyadaki ilk hareketi. Bir nesne olarak beni içine alan bu rahim yolun karşısında özne olarak doğuracak. Artık o çamurlu merdivenlere ayak basınca geri dönüş anlamsızlaşıyor. Hâlbuki her seferinde içimde peyda olan o müspet isteği nasıl yadsıyabilirim. O anda doğacak olan sanırsın sadece benim ve benimle birlikte adım atan tüm diğerleri, uzaklığa yerleştirdiğim ikinci ve üçüncü şahısları alt etmeliyim. Varsayımsal karanlık ve ilelebet sürmeyeceğine itimat ettiğimiz aydınlık hali. Bir süreyi işgal eden bilinçsiz korku bilmediğim o yöne sürüklüyor etimi. Aklımın ve ruhumun tasması bende değil. Başka bir yoldan geri döneceğim ümidim var.

Şimdi ışığın altındayım. Bariyerler, bodur ağaçlar, çay ocakları aralarında gizliyorlar bedenimi. Uzun bir yoldur diyemem. İnsanlar hala var elbette. Suni gölgeler de var ve birkaç kadın fayans döşeli duvarlara yaslanarak serinlemeye çalışıyor. Biri kaş göz işareti yapıp bir şeyler ima ediyor. Kısa bir dokunuştu boşluğa anlaşılabilme evremiz. Oysa kafamın içinde ima ettiği şeyden daha fazlası vardı. Bu düşünceyle ilerde, merdivenlerin ucunda beni bekleyen durma halime geçiyorum. Tektonik bir eylem beynimin iki parçadan oluşan dengesini bozar. Kesinlikte hiçbir fiziksel çaba harcamadan caddeye kıvrılıp karşıya geçerken rüzgâr ellerimden tutuyor ve etrafımdaki her obje beni sarmalamaya devam ediyor.

Karşıdayım. Koluma giriyor o kadın. Bana bir şeyler soruyor. Cevap alamayınca soru tümcesini soruyla cevaplıyor. Biri daha geliyor yanımıza. Ben geride kalıyorum ve o birinin tümseğe benzeyen sırtından ürperiyorum. Sanki beni yavaşlatmak ister gibi eğiliyor. Diyorum beni durdurmak istediği için orada. Tüm mali endişeler giderildikten sonra bir koşuşturmaca başlıyor.

Adam emin adımlarla önümüzden yürüyor ve kadın hızla uzaklaşıyor. Etim takip halinde, yine yollar ve yine dükkânlar bırakıyoruz gerimizde. Önüme çıkan işlevsiz kırmızı yangın musluğuna gönül koyuyorum bunca zaman söndürdüğü alevler için. Belki hakkı olanı almasaydı onun elinden, şimdi beni buraya getiren de burada olmayacaktı ve cehennem için hiç doğmayacaktık.

Bir kez sola dönüp bir kez de yılan gibi kıvrıldık. Sonra iki sağ ve tekrar bir soldur istikametimiz. Kirli diş sarısı lobinin önünde birtakım anlaşmazlıklar giderilir. Beni bir kat yukarıda bekleyen gelecek için emin adımlarla yoluma devam ederim. Burası bu filmin en önemli sahnesi. Çünkü asıl imkânsızlığı makul gören sahne buydu. Artık kovalamaca bitmiştir. Adam sağda bir odaya girer, kadın solda bir odaya ve başroldeki özne holde onu birinin çağırmasını bekler.

İçerideyim. Önümde açılan o kapı ardımda kapandı. Kadın bir şeyler söyleyerek soyunmaya başladı. İlk gözüme çarpan evimdeki tuvalette benzeri olan yeşil terlikler. Perdesiz cam çünkü bu arsızlığın gize ihtiyacı yok. Beyazı bile solmuş eski püskü çarşaflar, örtünmeye yarayacak hiçbir edevat da mevcut değil. Ben de çıplağım artık. Âdem ve Havva’nın tedbirsizliğine şimdi anlam verebiliyorum. Kadın yüzünü benden gizleyen bir halde önümde eğildi. Şimdi yine o geçit. -Merdivenlerden indim.- Bir parçam içine giriyor o kadar. Tekrar ve tekrar deniyorum bedenimin daha fazlası sığmıyor. Kulaklarıma bir inleme sesi geliyor. Taklitten başka bir şey değil bu. Belki tamamen içine girmeliyim ve bu cehennemden kurtulmalıyım. -Belki de yolun karşısında yeniden doğmamak için orada kalmalıyım. -Kadın içine giren parçamdan kurtarıyor kendini. Fazla uzaklaşmadan yatakta sırt üstü uzanıyor. İnlemenin geldiği yüzü daha net görüyorum şimdi. Mimiklerinin ölü duruşu, kirpiklerinin göz torbalarını bıçaklayışı… Gözleri kapalı, ağzı yarım açık. Dizlerini çekebildiği kadar geriye çekmiş halde doğum pozisyonunda hali var. Doğum sancısına benziyordu sesi gittikçe. Bu ses kulaklarımı iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Bir an önce karanlığa girip kaybolmak istiyorum. Yoksa doğuruluyor muydum bu odanın içine şu eşyalar gibi ve kaderim, bu alanın içinde hapis, eskimek miydi? Ama her şey sahteydi diyorum ve eşya olacaksam önemi yoktu.

İnlemenin gerçekliğe değen bir tarafı vardı. Gerçeklik hareketi gerçekleştiren yalandan başka bir şey değil. Çünkü bu ses benim dünyevi şehvetimi çağırıyor. Kadındaki ekonomik endişeleri bende deva olan doğmamak arzusu değil miydi yoksa? Çığlığın çağrışımı amacımdan saptırdı arzularımı.

Kadın parçamı tekrar içine aldı. Elleri kalçalarımdan tutarak geçide bastırıyor beni. Sanırsın halimden anlamış gibi. O bastırdıkça ben acele ediyorum. Ben acele ettikçe o inliyor. Bu kadar zamandır ilk defa gözlerimi kapatıyorum. Ağustos sıcağı doluyor odanın içine. Sırtımda bir ürperti, vücudumun belirli bölgelerinden kasıntılar. Bir an karanlık okşuyor algımı. Hissettiğim şeye o an için güzel denilebilir ama duygu denemez. Kısacık bir süre bu. Anlaşılabilirliği andan belirsiz. Sonra dokuz aydan fazla kaldığım o yere geri döndüm gibi hissediyorum. Algımı ayak sesleri dağıtıyor. Ben gözümü açana kadar bir de kapı sesi ekleniyor buna. Gözümü tekrar açtığımda hala dünyadaydım. Geçitten geçemedim ve buradaydım.

Kadının içine aldığı parçam sırılsıklam. Silinecek bir şeyler arıyorum. Bir lavabo görüyorum. Su diyorum beni temizler. Ne için pişman olduğumdan bu anda şüphe duyuyorum. Bir kir kokusu gibiydi üstüme sinen yoksa geçitten geri dönemeyişim mi canıma okuyan? Kendimden tiksiniyorum. Tekrar yolun karşısına geçip uzaklaşabildiğim kadar uzaklaşıyorum, bilincim yerinde. Bu kez hiçbir iniş çıkışı olmayan bariyerlerin üzerinden atlayıp hızla geçen vasıtaların arasına atıyorum kendimi.

Görsel Kaynak: http://www.dailymail.co.uk/news/article-2605891/GP-says-ordinary-bloke-builds-Britains-biggest-surrealist-art-collection.html

devir edilenler #öykü

Tepelerde köşk istemem,

Bu hücre bile çok bana,

Ruhumun selameti için yaşar,

Yakarırım senin için Tanrı’ya.

Ecinniler – Dostoyevski

***

Baş ağrısı yine benimle son günlerimde. Düşünmeme bile fırsat vermiyor. Düşünce diyecek olsam şu kafamın içinde dönüp durana bu kadar ıraksamazdı benliğimi. Hâlbuki ki ışık da gördüğüm yok. Üç gündür evimdeyim, yani odamda. Yeterince karanlık diyebilirim. Ama az da olsa sızan ışığımı yağmalayan şu turuncu perde de gözümü yoruyor olabilir. Her neyse, çok önemi yok. Haziranda’yım, 19’um. Temmuzu işaret ediyor parmaklarım. Orta parmak ağustos ve böcekler, başparmağım bir nisan faresi gibi nemli, Eylül ve hassas serçe parmağım. Ekim dediğin 13 günden ileri taşmayabilir. Acaba seni ziyaret edecek miyim?

Bu gün ayın kaçı?

***

Niye günlük tutmuyor muşum diye hırpalıyordum kendimi. Ne yazabilirim ki ışığın duvarlarla oynaşmasından başka. Her şey anlık, sadece devinen bir tarih var odamın içinde ya da bu bir sorun mudur demeliydim kendime. İkisine de sonsuz sevgiler. Elimde kalandan. Başımı kaldırıp havayı kokluyorum dünü bu günden ayıracak belirti yok. Ama halının üstüne dökülen kahvenin kokusu da mı yenildi bu durağanlığa.

Bu gün ayın kaçı?

***

Gün bu gündür, yani diyor, diğer yarınlarla ve bir anlamda dün olacaklarla aynıdır. Ne kadar trajik değil mi hep aynı günü yaşıyor olduğumuz gerçeği. Dişlerim olorta kendini belli etmese de ben buna her gün gülüyorum. Gülmek böyle bir şey.

Bu gün ayın 23’ü mü?

Ve bir şehirdeyim gölgesi bol sanıyorum. Bence komik.

***

Ne saçma bir düzlemdeyiz. Yerin altı bizden uzak, göğüs üstüne hiç erişemeyeceğiz. Seni lanet et parçası. Dokunmak yoktur. Her dokunduğumuz şeye değebilmiş olsaydık keşke. Hayır. Eğer herhangi bir canlıya ait ise benim adım. Şu ismimle alakasızlığım, garip koysalarmış onu.

Bu gün o gün değil.

***

Çocukluğumu bilinçsizce yaşadım. Kimse kulağıma eğilip çocuksun sen demedi. Salak olmaktan korktum, güçsüz olmaktan korktum. Neydi bu güçlü olma çabası. Ve tüm gücümü, aklımı çocukluğumda tükettim, yitirdim. Şimdi daha çocuğum. Ve herkes bağırarak çocuk olma demekten erinmiyor. Büyümüş olmam, yetişkin olmam neden bu kadar umurlarında? Üstelik bu düşmanlığınız, büyümemiş çocuklara, neden bu kadar sinsice? Tanrım!

Bu günü fazladan sayıyorum.

***

Düşlerim de dişlerim gibi çürük. Birkaç sağlamı diğerlerinin arasında acı çekiyor. Sakat olanları değil sağlam olanları çekesim var, bir nevi kurtarma müdahalesi. Oysa acı çekmek mesleğim gibi. Ama kimse buna para ödemiyor. Çocuksunuz, siz daha fazla çocuksunuz.

Şimdi bana söyleyin bu güne nasıl geldim?

***

Vay be, hava uzun zamandır hiç olmadığı kadar güzel. Sen de güzelsin ey Şehir. Şu yığınlara aldırma. …besbelli, diyor. Nerden nasıl geldim bu şarkıya şimdi. Öyleyse şimdiki zamanda geçmişe merhaba. Şarkı biter. İçimden uzanan bir yamukluk lazım bana. Eğer gerçekten bir nesne olarak hareketim daireyi andırıyorsa bu düzlem yorucu geliyor bana.

Merhaba bugün.

***

Burada bir anlam kayması var be günler çok enteresan. Beyazın içindeki griye çalan maviyi diyorum, yazın içinde sonbaharı anımsatan üşüme, bardaktaki suda içimin salınması, durgun sallantısı. Gözlerimizi kapayıp, yok yok açıp duyumlarımızı umursamıyoruz. Çünkü okuduğum şiirlerden bana kalan çivit mavisidir.

Bu gün hala yaş, sesler iki binden fazla, dahasını sayamıyorum.

***

Ne kadar da yazmadığım şey birikiyor şu kafamın içinde. Ve yazmadıkça unutulup gidiyor. İnsanlar, durumlar, manalar veya her şey. İnsanın kaderi unutmak ve unutulduğu birçok belleğin bilincinde olamamak.

Arapça bir gün.

***

Karnımız tok, karnımız. Yahu ne günlerdi be, Edip Ağabey’in de dediği gibi aslında yoktular. Şu halime bak, birtakım seneler geçti üzerimden ve yalnızlığımı ölçebilecek bir alet halen icat edemedim Edip Ağabey. Ölmek aslında benim hakkım, ama ölünce ne olacağı bilinmezliği gerçekten beni korkutuyor.

Sahi, tarih mi lazım?

***

“Tanrısal olmayan hiçbir şey bekleyişimin yerini dolduramaz.”

Bu gün atılacak bir tarihe ihtiyacım var. Bir yere karalayıp, onu geride bıraktığımı dönüp dönüp hatırlamak istiyorum. Zaman mı bu, sürüklüyor mu, sürükleniyor mu, ben neresine kadar geldim bilmek istiyorum. –Elim tas kesilmiş sanki, yazmakta zorlanıyorum- Gide ve Dar Kapısı, ah, diyor Alissa. Neden sevilmek var ki dünyada ve biz bunu eksikliğini duyuyoruz…

Geleceğim mi sana o gün?

***

Bu gün de o gün değilse, adını koymuyorum. Bu kalemi de çok seviyorum, çünkü hiçbiri böyle dağılmadan yazmıyor. Dağılmadan yaşayamıyorum. Neyse, su ısındı.

Öyleyse zamanın bir yerinde ve tarih yokken yine tedirginim.

***

“Neden” bizim yol arkadaşımız. Gidebildiğimiz kadar geriye.

Bu güne.

***

Silmek isterdim aklımdan şu kelimeleri; zaman ve bulut. Şimdi başımı camdan uzatıp birkaçını yakaladım bulutların. O öndeki kirpik görünümlü, evrene göz kırpan ufak parçada asılı duran kocaman insan başı, arkasında korkusuyla korkutan ayı ve timsahtan bozma canavar. Hayal gücü değildiler. Vardılar. Çünkü zaman vardı. O bir şeylerin sürmesini sağlarken var olma ivmesi andırıyordu algıma durağanlığı. Zamanla salınan şu kalem ve bulutlar kelimelerdi burayı dolduran, durağan.

Bu gün dün.

***

İçimde terk yoluna baş koymuş hafif ürperti, koyu’nun yanındaki solukluk gibi. Hissetmek belirli anlardan güzeldir de bazen yaşlı bir bastona benziyor. Sanki tahtakuruları ev etmiş onu. Kemiriyorlar kendi çatılarını başlarına yıkmak için. O amacından ayrı işlenmiş süslü sopayı. Hislerin ruhlara yaptıkları gibi. İyi de neden.

Güle güle. Tarih, tarih, Tanrı merhaba!

Görsel Kaynak: http://cargocollective.com/sariabrams/High-school-Student-Work

kalbimiz, ciğerlerim ve anahtarlar #şiir

kafam, gövdem ve sigaram ağır
korkunçtu, korkmadım, çok utanmadım kafesimden
kafesim kafatasımdan göğsüme uzanan umut
dilimden kulaklarına emanet söz
hep sitemlerini deneyimlemediğim bir andayım

kapıya keşke derdi dolaba niyaz ederdi açıl
kapalı kalmalı diyorum, kapılı, ama duygan
yıllar geçti bir yerinden, on üçümde tutmadığım, sadece o günlük
üç örnek anahtar ve kapı düşman, biliyordum ki
ne kadar bozulmadık suskunluğum varmış

lazımsa, diye soruyor, bir ömür, at sineğine
bir at sineğinin ömrü bana lazım
duman yoğunlaşır, görünürlük imansız, yoğunluğum, duyargalarım
hiçbir şekli hissetmiyorumsa, diyor, suç benim mi
vızıldaşırım

şimdi yazmak kadar saçma ayaklarımı yerden kesmek
rab bağdaş kurup günahlarımı mı bekleyecek
dört kitap dört bin peygamber, savaş, günah, korku, utanç
her alfabe aynı güfteye varır, bir mezar daha kaçayım
bir pençere daha açayım, bunu da böyle bağırayım

betim değil bu ulan yokluk imbiği
damlaya damlaya kendi halime gülemiyorum efendim
cüzdanımda unuttuğum ipek böceğini
örülecekti urgan ya ve ederince yaktım
adını çok ansam da hiç göremediğim şu eşyalarım
kalbimizdir, ciğerlerim ve anahtarlar
elime değen her sigarayı yaktım

belirsiz kesinlik ve suça güzellemeler #deneme

“Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz gören insanlardan çekiniyor, utanıyordu.” *

 

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplum düzenini sağlayabilmek için var olduğu iddia edilen ceza hukuku genel anlamda insanların eylemlerinin sınırlarını belirleyen bir çeşit garanti belgesi ve yürütme görevi görür. Bu sayede kişi, kamu tarafından suçlu ya da suçsuz ilan edilir ve buna göre cezalandırılır yahut hiçbir uygulamaya maruz kalmadan, ödüllendirilmeden yasalara bağlı iyi yurttaş olarak yaşamına devam eder.

Düzene alışmış kişilerden sadece biriyim ve dünya üzerinde ne yapacağını ya da ne yapmayacağını bilmemek kadar tedirgin edici bir belirsizlik olamaz sanıyorum. Lakin bunun yanında sadece yasalar değildir insanı suçlu ilan eden. Kültür normları ve alışkanlıklar, alışılmışın dışındaki eylemlerimizi farklı bir biçimde cezalandırmak için kendi hükümlerini ortaya koyarlar. Birey bu hükümleri benimsedikçe ve hayatında uyguladıkça iyi insan olmak yolunda ilerler. Yolda bir tanıdığa selam vermek, yaşlı bir teyzenin ağır yüklerini taşımasına yardım etmek, çevrendekilere yalan söylememek ve bu listeye eklenebilecek daha birçoğu kendi kendimizin kendimizde bireysel farkındalıkla öyle olmasını uygun gördüğümüz eylemler değil, toplumun istediği, iyi denilen insanı yaratmak için uyulması gereken zorunluluklardır. Aksi durumlarda ise kuralların dışında olan toplumun dışında olacaktır. Açıkça kimse kimseye git, toplumun dışına çık demeyecek olsa da arada hasıl olan iletişim bu görevi fazlasıyla görür. İnsan, topluma yabancı kişi, elini ayağını ilişkilerden çeker, alışılmış iletişim yönteminin dışına çıkar ve herkes onu tuhaf karşılamaya başlar. Bu itibarla birkaç örnek inceleyebiliriz.

Tabularına sıkı sıkıya bağlı bir aile ve toplum yapısına sahibiz. Ensest, tecavüz ve benzeri edimler sadece yasalarla hayatın dışına itilmemiş, eyleme döndüğü takdirde toplumda da büyük infial uyandıracak cürümler olmuşlardır. Bunlar ve benzer suçların yasak olmasına rağmen gizliden yaşanması ise başka bir tartışma konusu. Suçu uygulayan ve bu uygulamaya maruz kalanların var olan tabulardan ve onların toplum içinde, bilinçli yahut bilinç dışı, kendilerine uygulayacakları baskılardan korunmak için sessizliklerini korumaları hayli tartışılabilir bir derinliğe sahip. Gariptir eski Yunan döneminde hatta yaşadığımız zaman zarfında dünyanın belirli yerlerinde normal karşılanan eş cinsellik günümüzde toplum arasında bir çeşit hastalık, hatta 1900’lü yılların başına kadar Avrupa medeniyetlerinden dahil yasalarla suç olduğu sabitlenmiştir. “Neden başkalarının hayatlarıyla ilgili bir yargıya varmak ihtiyacım mevcut?” sorusunu kendime sorduğumda hiçbir yanıt bulabilmem söz konusu olmamasına rağmen, muhfazakâr bir ailenin içinde yetişmiş birey olarak çevremde bu tür bir ilişkilerin yaşanması beni de istemsiz olarak rahatsız ediyor. Belki çevremde olsalar, sırf benden farklı oldukları için onları rahatsız etmek hakkını kendimde görmediğimden, bunu sözlü olarak dile getirmeyeceğimdir lakin aklımdan geçenler istemsiz olsa da böyledir. Bu bir çeşit kabullenişin ön ayağı sayılabilir. Son günlerde ülke genelinde düzenlenen onur yürüyüşleri de toplum genelinin bu duruma bakış açısını gözler önüne serer. Bir şekilde bu eylem bazı kültürlerin arka planında suç olarak kayıtlara geçmiş ve belirli bir kesim bunu yadırgamak üzere programlanmış gibi davranmaktadır. Günümüz Türkiye toplumunda, algı perspektifinde rüşvet ve adam kayırma halen suç olarak kabul edilse de toplum arasında yaygınlığı ve uygulanırlığı bir suçun, suç kisvesinden sıyrılarak normaller listesine nasıl evrildiğinin önemli bir örneğidir. 657 sayılı Devlet Memuru Kanununda yüz kızartıcı suçlar kapsamında değerlendirilen bu cürüm halk arasında alelade şekilde dillendirilebilir ve hatta bazen devlet bünyesinde tanıdıklarım var şeklinde bir çeşit gösteriş yapma aygıtı olarak bile kullanılabilir. Belki bundan elli sene sonra bu suç tabanda genel bir kabul görecek ve talep üzerine, devletin resmi organlarında, suç kapsamından çıkarılacaktır.

Şunun bilincinde olmalıyız. Suç kaçınılmazdır ve onsuz yaşanamaz. O hayatımızın her esnasındadır. Kuralları reddeden kişi eylemini aşikâr edip gizlemezken, korkak olan edimini gizli tutar, kimseyle paylaşmaz. Çünkü bana göre vicdan cesur insanların işidir. Belki rahatsız edici bir söylem. Ama vicdanlı olmak sadece kendi içinde muhasebe yapmak değil bu muhasebenin sonucuna katlanmaktır. Bilinçaltımız her an bizi suça teşvik edebilir. Sesli olarak itiraf edemesek de sadece tümüyle cemiyet içinde geçen bir günü düşünebiliriz. Kalkıp kimseden bunu itiraf etmesini beklemiyorum ve belki de etmemesi daha hayırlıdır. Zira eyleme dökmediğimiz kabahat sayılabilecek o kadar çok şey vardır ki düşünmeye başladığımızda bu bizi korkutacak yoğunluktadır. Her insanın hayatında sahip olduğu şeyleri bir diğeriyle karşılaştırdığında bile karşısına çıkacak benzerlik ne kadar kıskançlık içinde yaşadığımızın en açık delili olacaktır. Sahip olduğumuz şeylerin bu kadar benzer olmasının başka bir açıklaması olamaz. Belki bu yönelimler bizim suç işlememize, suçtan uzaklaşmamızda ya da suçla ilgili yeni kurallar yazmamıza vesile olan sahipliklerdir. Yusuf Atılgan’ın Zebercet’i, kara kuru, kendi hâlinde, sessiz sakin her gün yaptığı sıradan şeyleri yinelerken gecikmeli Ankara treniyle bu sıradan şeylerin içinden geçip giden bir kadın tüm o bilinç altında sakladığı kötülükleri gün yüzüne çıkaran kişi oluyordu. Yani onun bahanesi aşık olmaktır. Bu bahaneyle adımları yön değiştirir. Okurken beni yormuştur bu kitap. Daha çok kendimi Zebercet’in yerine koyduğumda yormuştur. Bir gün toplumun olmamı istediği kişi olabilmem için tüketmekte olduğum gücümü yitirdiğimde adımlarının nereye doğru yön değiştireceğini ve bu değişiklik sonucunda neler olabileceğini görmek gibi bir şey Zebercet ile tanışmak. O, bu gücü kaybettiğinde, boynuna geçirdiği ilmek ile yaşamına son verdi.

 

KAYNAKÇA:

* Atılgan, Yusuf. Anayurt Oteli. Yapı Kredi Yayınları, 1973.

olağan insanlık durumları #deneme

Herkesin acı veya tatlı bir hayat hikâyesi var. Ömürler zaman düzleminde tüketilirken öyküleşen bu süreç tarafsız bir otorite tarafından derinlemesine incelendiğinde kişilerin aslında kaderlerini kendilerinin seçmediklerini, sürecin bir şekilde bireyleri bulundukları konuma getirdiklerini görebiliriz. Yörüngenin içindeyiz ama yörüngeyi yaratan ve koordinasyonu sağlayan kudret sahibi biz değiliz. Gariptir ki bizler yalnızca birer uzvu olduğumuz bu hikayeleri başrol oyuncuları olarak sahiplenirken, kendimizin dışındakileri yan karakterler olarak görür ve kendi payımızı hep gözümüzde büyütürüz.

Olduğum kişi oluşuma her zaman şaşırmışımdır. Yani ben olmak, birey olmak ve dahası kimliğimi ifade etmekte kullandığım birçok sıfatla beraber kendimi isimlendirmek garip bir tutum. Okuduğum okulun değerli öğrencisi, ebeveynlerimin sevgili evladı, yeğenlerimin kocaman dayısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin sadık vatandaşı, ablalarımın küçük kardeşi, işverenimin verimsiz çalışanı ve dahası olmak sadece başka kurum ya da bireylerin beni nitelendirişi oluyor aslında. Bu tanımlar beni bu kurum ve kişilerin gözünde olduğumu zannettikleri kişi yaparken, annem babam olmasaydı bir evlat ya da kız kardeşlerim evlenip çocuk sahibi olmasaydı dayı olamayacak olmam hayret vericidir. Ezici, yıkıcı bir şey bu. Ezici şey, tüm bunlar olmadan aslında ben kimdim ya da olmasaydılar ne olacaktım soruları sahip olduğum her şeyi benden koparıp alabilecek normalliğe sahip olması.

Toplumun belli bir konumunda hayatımıza devam ederken, öyle olduğunun pek farkında olmasak da beklentilerimizi ve arzularımızı işte bu sahip olduğumuzu düşündüğümüz kimliğe göre şekillendiririz ve bunun yanında bize bahşedilen demek daha mı uygun olur sorusunu sizlere emanet ediyorum. Zengin bir insan ile fakir bir insanın aynı konforda yaşamak istemeyeceği örneği gibi, romantik kişi ile rasyonel bireyin de başkaları tarafından kendilerine yapılacak muamele yani davranış beklentisi, biçimi farklı olur. Bu sahiplikler ya da bahşedilmişlikler normlarımızı, başka bir deyişle kişilere karşı beklenti ölçütlerimizi belirler. Budur işte topluluklar için normal adıyla tabir edilen tanımını yaratan ve tabii ki yine aynı nosyonu diğerlerinin anlayışında garip kılan.

Bir öykücü olsak, kendi hikâyemizi yazacak olsak toplumu, kurumları, aileleri veya bunların hepsinin çekirdeği insanı ve onun normalliğini nasıl anlatabiliriz? Olağandır ki her anlatıcı farklı bir dile sahiptir. Edebiyat tarihinde birçok yönelim ve tür mevcutken, tasarladığımız tanımın tek bir sonuca varması, bütün ifadelerin izahatı olması imkânsızdır lakin normali bize başkalarının algısından süzerek anlatması için Tomris Uyar’ın kapısını çalabiliriz.

Edebiyat tarihine birçok eser kazandırmış bu güzide yazarımızın İpek ve Bakır isimli yapıtını okurken her şey o kadar normaldi ki bir süre sonra okuduğum şeyin öykü kitabı olduğunu dahi unuttum. Daha önce karşılaştığımız, belki karşılaşmaktan keyif aldığımız veya yadırgadığımız her durumun hayattaki en sıradan şey olduğunu anlamak için okumaya devam ettim. Geceleri ne yaptığını bilmediğimiz ve belki öğrendiğimizde saçma sapan bulduğumuz yaşlıları henüz yaşlanmadan, sevgilisiyle evlenme düşleri kuran genç kızların gelinlik hayallerini bir damatlık içine girmeden, çocuğunu çekiştiren annelerin hesabını baba olmadan, kavgası eksik olmayan ailelerin yine de umarsızca devam eden birlikteliklerini sorgulamadan anladığımı hissettim ve satırların arasında gezinmeyi sürdürdüm. Küsmelerin, kızmaların, sevinmelerin, üzülmelerin ve fazlası olmanın öyküleriydi bunlar. Hepimiz belki de sadece bu insanlardan biriyizdir ya da en azından bir tanesini yadırgamış, tuhaf karşılamış, olmazlar listesinde varsaymışızdır.

Bizim yaşanmış olan için içimizde beslediğimiz pişmanlık, yaşanılmakta olan için haykırdığımız itiraz ve yaşanılması olumsal gelecek için kalbimizde beslediğimiz umut herkesin fıtratında o kadar aynıdır ki kendimizi yan karakter olarak gördüğümüz yakınlarımızın yerine koyduğumuzda ancak her olan biteni normal olarak kabul edebilecektik. Bundan önce de aynıydık, bundan sonra da farklılaşmayacağız.

yalnızlığın şairi ve mezar #anlatı

Dünyanın bütün kaygılarını bir kenara bırakıp yok olmanın kaçınılmaz kaderini düşündüğünde kimseye verecek bir mesajı kalmıyor insanoğlunun. Bilinciyle birlikte kendi başınalığıdır onun yazgısı ve hep böyle kalmak zarar verir ona. Öyle ki zarar görmek demek  sadece bir nesnenin eskimesi ya da bozulması olarak nitelendirilemez, hiçbir gelişim göstermeden aynı kalmak da tahrip eder. Çevresi değişir, mevsimler farklılaşır, dünyanın ekseni kayar da daha önce hiç görülmediği kadar aynıdır adem. Evrende var olmuş ilk canlıymışçasına gerisindedir kurgusal varlık düşünün, yok olmaya ve unutulmaya mahkum, şu koca sistemin önemsiz bir zerresidir. Öyleyse şiirsel yalnızlıktan konuşacağız.

Şair olmak beş duyunun cehaletini elinin tersiyle itmek, yeryüzünün yalnızlığını tahsil etmektir. Didaktik tasalara gömülü bağnaz şairlerden bahsetmiyorum. Şüphesiz ki onların mesajları kadar dünyanın gerçekliği de aldatıcıdır. Gerçekten sakınan, hiçliğin şiddetinden korkmayan ve kafasının içi düşlerle dolu bir yalınlıktır şairi bizden ayıran ve şiirlerini yaratan. O bizi kader kurgusunun sınırlarından usul usul uzaklaştırır. Fiziksel boyutta ses, ışık, his, tat ve koku olarak algımıza ulaşması muhtemel bir maddenin sonsuza bölünebilirliğini tasvir eder. Hatta fiziğin ötesini, görmediğimiz belki de görmek istemediğimiz sonsuz boyutları çırılçıplak gözlerimizin önüne serer. O mananın içini kendi büyülü dokunuşlarıyla dolduran, tekrar anlamlandıran ve bu değişleri sanatla somutlaştırma çabası içinde olandır.  Her eylem o kadar olanaklıdır ki zaten bu imkânlar bütündür şair için dünya hakikatini aldatıcı kılan.

Şiir olmak, tıpkı ölmek gibi, bir korkunun, arzunun, hevesin ya da umutsuzluğun son nefesini vermesidir. Ölüm, bizi bir yerden alıp başka bir yere götürecek olan, nasıl bizi başka bir biçime, boyuta taşıyorsa şair de duyguların hem celladı hem hamalıdır. Onları kelimelerden yeniden yaratarak yalnızlığa hapseder. “Niye sevmeyiz ki böyle bir yalnızlığı?” diye sorabilir şair. Sonunda kendi duygularımızın Tanrısı, kendi dünyamızın yaratıcısı olduğumuzda varsın üstüne bastığımız toprağın altı kadar karanlıklara gömülsün zihnimiz. Bu bizi korkutmasın. Belki kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bu ışıksız oda bir kez kapatıldığında dışa açılacak bir kapısı bulunamayacaktır ama içinde sonsuz sayıda manzarayı kucaklayan pencereleri vardır, diye iddia edebilir o. Bunları başkasının bilmesi gerekemez. Gördüğü onundur ve bu şaire yeter. Çünkü asıl hakikat fiziksel olarak var olan değildir ve maddenin içinde benlik zaten yalnızdır. Nitekim etten, kemikten ve sıvıdan oluşan bir mezarın içindeyizdir. Görülür ki bir uyumsuz tesadüftür var olmak. Zira sahip olduğumuz beden ve onun algısı bizden bağımsız olarak şekillenir. Düşünmeden üretiyorsan, sorgulamadan inanıyorsan, anlamadan konuşuyorsan böyle olmadığını iddia edebilirsin. Ve bir gün şair gelir, varlığı soyutlaştırmak için buradadır. Bir bedenden daha fazlası olmak, bilinmeyene, bu ölüm biçimine inanmak kuvvetine sahip olanlar için yazar şiirlerini. Bu şairlerden biri de Nilgün Marmara’dır.

Marmara ile aynı günde doğmak. Üstelik bu yıl aynı ömrü paylaşıyoruz. 2015 yılının günleri birleşip 13 Ekim’e vardığında onun yaşadığı kadar yaşamış olacağım. Bir yavrunun anasıyla kucaklaşması gibi mezarının başına dikilip “Ben geldim Marmara!” diyeceğim. Biliyorum, o da beni çağırdı hep. Her şiirinde, her bir satırında bunu duydum o tasalı seslenişlerinden. Ben yalnızım, bak sen de benim kadar yalnızsın dedi.

Onun her şiiri büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpen mektuplar kadar samimi bir dile sahiptir. Her  biri itiraflarla ve kendine sorduğu sorularla doludur. Belki utangaçlığından kendi içine dönük bir gizi olsa da fazla uzaklaşamazsınız onun gam yükünden. Her şiirinin sonuna tarih atmayı da unutmaz hiç. Çünkü bizden farklı olarak onu alıp götürecek günü önceden biliyordur ve o mesafeyi ölçen birimlerdir her yazdığı şiir. Nilgün, tıpkı üniversite yıllarında üzerine tez yazdığı Sylvia Plath gibi yaşamın anlamsızlığını, 29 yaşında, ölümle ödüllendirecekti. Bazen düşünüyorum, onun hikâyesinin böyle bitmesini gerçekten ister miydim?

olaylar, durumlar ve duygular #anlatı

Olayların belirli bir örgüsü vardır. Bu örgü sebeplerle birlikte bir neticeye varmak doğrultusunda nizami biçimde ilerler. Yani her şeye başka bir şey neden olurken, bu silsile ortaya bir sonuç çıkarır. Sonuçlar ise belki başka bir şeye neden olacaktır, yine de tek başına, bağımsız ve buna rağmen hareketsiz duygular yaratırlar. Acıma, özlem, korku, ıstırap ve daha nicesi, belki hepsi birden kalbimizde doğrulur ve geleceğin ifadesine ilham verir. Her şey olup bitebilir lakin bu oluş ve bitişten sonra içinde bulunduğumuz duygu durumunun anlatımını masalsı, zamandan bağımsız ve edebi bir dil devralır.

Zamanı geçmiş hâlindeyken genişletmek mümkündür. Belki herhangi bir anı, belleğimizde var olduğu biçimin içinde sınırlıdır ama ayrı ayrı zaman uzamlarında tekrar var edebiliriz onu.  Bir olayın sonucu durumu alıp içinde bulunduğumuz ana ya da geleceğe temin etmek gibi, tekrarlarcasına, geçmişin dışında herhangi bir zaman dilimine fenomen olarak sürüklememiz olumsaldır. Acı veya tatlı, zevkli yahut sıkıcı herhangi bir hatıramızın bizde bıraktığı etkiyi şimdi oturup düşünelim. Gözlerimizi usulca kapattığımızda bedenimiz yani fiziksel varlığımız haricinde sahip olduğumuz her şey artık o muayyen kalıntıdadır. Zihnimiz, duygularımızla birlikte bu parçaya odaklanarak adeta yeniden yaratır her ayrıntısını. En sondan en başa doğru büyür gibi, küçük bir noktadan çoğalırcasına her şey yeniden vücut bulur. Kendimizi unutmamız bile mümkündür bu süreçte. Hatta bu unutuşun dalgınlıklara, sakarlıklara sebep olması işten bile değildir. İşte artık şimdiki zamanla sizi bağlayan ipleri koparmışsınızdır.

Bir duygu, olağan tüm hâllerinden sıyrılarak yeni bir algı yaratabilir. Kapınızı çalan, sizle dertleşen, size geçmişten ödünler veren bir dost gibi. Bu ziyaretten sonra, onu sadece bildiğimiz adıyla ifade etmek bundan böyle adaletsizlik olacaktır. Yoksa sadece üzüldüm, acı çektim demenin hangi ifadenin karşılığı olabileceği müphemdir. Onun başka bir eşgalde tarif edilmesi gerekir artık. Korku bildiğiniz korku değildir, gücenmek basite alınacak bir beklentinin karşılanmaması hiç değil, ferahlamak yüz yıl kalabalıklardan kaçmışsınız da kimsenin erişemeyeceği bir boşluk, girecek bir delik bulmuşsunuzdan daha yücedir. Geçmiş, andan feragat etmiştir çünkü. Zamansızlıkla birlikte anlatımdır değişen. Suçluluk başka bir suçluluktur yahut herhangi bir objeye duyduğunuz arzuda olağan dışı bir gelişme vardır. Şimdide üst üste biner her şey. Süregelmekle katlanarak yeni anlamlar eklenir üstüne. Bakarsınız size anlatılan bir hikâye içinizde solmaya yüz tutmuş bir hatırata yeni ve canlı renklerini verir. Şiddetli bir merhamet doğar içinizde, çocukluklarınızı affederseniz, artık ben büyüdüm mü diye sorarsınız kendinize. Olayların hiçbir önemi kalmaz. Bize kalan duygulardır asıl mühim olan. Yeniden tanırız onları, isim koymadan, hepsini bir bir kalbimizde tecrübe ederek.

Ferit Edgü bana bu tecrübeleri yaşatabilen ender yazarlardandır. O bir durumu anlatırken duygulara rol biçerek her birine ayrı birer özgün karakter yaratır. Korkuyu av olmuş vahşi bir hayvanın can çekişinde betimleyebilir, bilgeliği görmeyen iki çift gözün karanlığında saklar belki ya da bilinmezliği kendisinden başka kimsenin duymadığı bir çığlık olarak taşır kulağınıza. O sözcüklerini, yaşamanın kendi ritmi içinde, kendisi olmaya çalışan insanmışçasına konuşturur okurla. Böylece hislerin donuk hareketsizliği zamanın içinde bükülerek öykülerinde ivme kazanır. Saat sorulmaz artık, geç ya da erken değildir. Çünkü anmak istediği duygunun zamansal perspektifini bozarak ölçüsüz bir yoğunluğa boğmuştur algıyı. Bundan böyle duygular durumun hareketsizliğinden sıyrılarak kendi sebeplerine ve sonuçlarına sahip olmuştur.