günaydın ilavesi #şiir

bu sorgusuzluğumdur
kalemi kapağından ayrı koyan sahiplik
istenci

yumuk yumuk duman kokar
hayatının bir köşesinden ovalayıp
cin çıkarabilir ve
ve
burada, bir lambanın soğuk kanlılığına
evrilmek isteyen mumun titrek direnci

şimdi sorsan o, o olmaktan vazgeçene
yanmak mı zor iş sönmek mi

bir konservenin ağzında
iki çift gözün görkeminin uzaklığında
üç yineler evrenin tüm anlarını

kuşlara sormayın, küstahlık
cenazelerimiz var şu saydam tabutlarda
sabaha günaydın ilavesi

metafiziğin konumu #deneme

İnsan aklının boyutlarının kapsamadığı alanların sırrını keşfedebilmek için sezgiden faydalandığı yöntemlerin bütününe metafizik yöntemler denir. Bazı filozof ve özellikle bilim adamları, duyusal gözlem olanağı bulunmadığından, sezgisel yöntemle yapılan deneylerin güvenilir olmadığının altının çizse de, çaresiz kaldığımız gayri-fiziki durumlarda bu yönteme başvurmak kaçınılmazdır. Bir olgusal inanışın deneyimlenebilmesi için ve bu deneyimlerde rasyonel sonuçlara kesinkez bağlı kalınabilmesi için sonsuz sayıdaki koşulun neden olacağı sonsuz sayıdaki edimin, sonsuz hallerindeki değişkenliklerinin ve bunların çevresel faktörlerden endüksiyonlarının tümünün sıfır dikkat dağınıklığıyla gözlemlenmesi gerekir. İnsanın içinde bir varlık olarak bulunduğu zaman ve mekan boyutlarının koşul ve imkanları açısından böyle bir olanağın mevcudiyeti yapısal ve mantıksal olarak mümkün değildir. Bu bağlamda, metafizik koşulların içinde sunduğu uygulamalar açısından da, bu yöntemler türünün aslında bir ispat biçimi değil, ispata sunulan imkanlar bütünün yaratıcısı anlamına geldiğinin farkında olmamız gerekir. Aksi bir iddia söz konusu olduğunda fiziksel ya da metafiziksel hiçbir deneyimi anlamlı ya da gerçek olarak kabul edemeyiz. Rasyonel bilim; yanıt bulamadığı sorular için felsefeden, filozoflardan yardım umuyorsa (ki yöntem bu olmalı) onların çıkarımlarının anlamlılığını ya da gerçekiğini sorgulamak yerine eleme ve faydalanma yönteminden faydalanmalıdır.

Metafizik savları eleştirmeye gerek yahut zorunluluk var mıdır? Bir aşkın gerçeği reddetmekteki amaç nedir? Tanrının varlığını inkar ederek insanın kendini tanıyabilme imkanından vazgeçmesi anlamsız değildir ama anlamlandırılamaz. Elbetteki “Tanrı insanı yaratmıştır onu tanıyabilmemiz için, insan Tanrıyı yaratmıştır kendini tanıyabilmek için.” söyleminin doğruluğunun ispatı ya da inkarı olumsal veya mümkün değildir. Fideist bir bakış açısıyla, sezgilerden yola çıkılarak iddia edilmiş benzer söylemler iddiaya sahip çıkan insana, kendini tanıyabilmesi  için fiziksel olanaklardan daha geniş, belki sonsuz, ama asla arızi olmayan bir güç temin eder. Oysa sadece fiziksel koşullara indirgenmiş deneyler, insanın fizik kanunları üzerinde işlev görebilen sezgisiyle paralel algısına ket vurur. Bu onun sayısal olarak icat edemediği, sözel ve hissel dağarcığında temellendirdiği savlarının görmezden gelinmesine sebep olur ve insanı kısıtlamaktan, hareket unsurundan ve kuvvet kavramından öteye geçmenin anlam kazanamadığı bir alana hapseder. Bu yüzden, benzer kavrayışlara mantıksal yanlışlık demenin hiçbir geçerliliği yoktur.

Kabul edilebilir olan illaki görüngüsel olmayan bir gerçeğin yanlış yahut eksikliğinin söz konusu olabilmesidir. Ama bu demektir ki, ne öyledir ne de değildir. Her iki anlamda reddi izahın ispatlanması imkan dışıdır.(Rüyaların bile insanın gerçekliğini sınayabildiği koşulların içinde, dünyanın fiziksel koşullarının aslında bir rüyadan farklı olarak rasyonel ve elle tutulabilir ayrıma sahip olduğunun temellerine dayalı bir iddia, başka bir aldanış biçiminden farklı tanımlanamaz. İnsan, sıkıştığı zaman ve mekan boyurlarının içinde her anında rüya halidedir iddiasının ne inkarı ne de ispatı mümkündür.) Parantez içindeki sav elbetteki duyuların gerçekliğini sarsmak üzere ortaya konmuştur. Nitekim dokunma, tatma, duyma, koklama ve görme duyularının sabit bir gerçekliğe sahip olduğunu iddia eden mükellef, sezginin benzer bir gerçekliğe sahip olmadığını iddia ediyorsa, bunu diğer duyuları sezgiyle kıyas yöntemi ya da başka bir yöntemle rasyonel inanışları doğrultusunda aldanma hallerinin tümünü göz önünde bulundurarak ispat etmelidir.  Diğer tüm duyuların gerçeklik ve deneyselliği, sezgiden üstün, aşkın değildir, denktirler. Bu bağlamda metafizik savlar, onun oluş ve varoluş biçimiyle eleştirilerek reddedilemez. Edimsel bildirimlerin arka planında, tıpkı bir bilgisayar ekranında görüntü önce süregelen işlemlerin aynı yöntem düzleminde bir görüntü olarak gözlemlenmesinin mümkün olmayışına benzer bir işleyişi vardır. Sezgiseldir. Bu yüzden bu işleyişin gözlem farklılığı zorunluluğundan, ya da imkansızlığından, eleştirisi ve yargısız mümkünsüze yakındır. Duyu-deneyi sınırlarının dışındaki gerçeklerden söz eden dünyevi gerçek adını veremeyecek olsak da, dünyevi akıl, doğanın koşullarını aşan sezgiden faydalanarak, bu kavramın kendi gerçeklikliğini imgesel olarak betimlemek imkanına sahiptir. Aksini düşünen bilim adamı ya da filozoflar, iki farklı şeye aynı adı vererek, yanlış yöntemle, aynı amaçla kullanmaya çalışan kişilerdir. Ve bu kişiler, aşkın bilginin betimlenmesi çabalarını, dünyevi dört boyutun dışına çıkma imkan ve kabiliyetlerinden henüz yolun başında vazgeçtiklerinden, bu çabayı saçmalık olarak yorumlarlar.

Gerçek kavramındaki bu yanılgının aslı tüm bu ikilemlerden, yanlış ilişkilendirmelerden ve isimlendirmelerden kaynaklanmaktadır. Kant’ın “İnsan anlığı, olabilir deneyim sınırları ötesine dalıp kendisinde-şeylerle uğraşmaya giriştiğinde, kendini çelişkiler içinde yitirecek biçimde yapılmıştır.” savı da Pascal’ın metafizik kavramlara karşı gösterdiği fideist yaklaşımının sadece bir adım gerisi, dogmayı bütünüyle kabul etmeyen bir yapıdır. Anlamak fiili insanın ihtiyaç duyguğu bir eylemdir. İnsan, yaşamı boyunca kendini, doğayı ve bunların oluşumunu tanımak ve tanımlamakla, varoluş gayesiyle ilişkili bir biçimde ve sebebini metafizik öğreleri reddettiğimizde kavrayamayacağımız, bir şekilde mükellef olmuştur. İşte bu mükellefiyetin ne şekilde hasıl olduğunu gün yüzüne çıkarmak kadar, nasıl uygulanması gerekiği de başlı başına önem verilmesi gereken bir husustur. Ayrıntıların tatmin edici bir şekilde açımlanabilmesi için ne tamamen sorgusuz iman ne de reddedici bir inkar çözüm için bir imkan geliştirebilir. Bu amaçla, fiziğin koşullara bağlı sınırların ötesindeki olanaksızlığı aşılmalı, bunu başarabilmek için aklı sezgiyle birlikte kullanmalıyız. Bu sebeple diyebiliriz ki bazı önermeler mantıkla değil, mantıksızlıkla da izah edilebilir, bu önermeyi ve sonucunu anlamsız kılmaz. Evrenin ötesini, varlığın ve varoluşun tüm boyutlarını, metafiziği kavramak imkansız değil, olumsaldır. Bu sadece fiziksel yargıların rahatsız edici gerçekliğine saplanmamakta ısrarcı olarak mümkündür. Olgu (düşünülmüş değil, gerçekte olan) bize bu imkanı vermez. Ve tabi ki gerçeğin ve gerçek üstünün inancıları Wittgenstein’in çok farklı şekillerde yorumlama imkanına sahiplerdir. “Düşünceye sınır çizebilmemiz için, bu sınırın iki yanını da bilmemiz gerekir.” Kant’ın yukarıda bahsi edilen savı ve bizim yazınımız boyunca temel aldığımız aklın sınırlarının ötesindekiler tabiri Wittgenstein’in tabirine göre , gitmediğimiz, duyusal olarak tanımlayamadığımız bir yerin yok olduğuna ya da onu tanımlayabilmemiz için şu an olanak olmayışına dayalı o yerin, sezgisel zeminin, ne var ne de yok olduğunu iddia etmek saçmadır. Ama oraya varabilmenin, bir şekilde doğru yönü tayin edebilmenin imkanlarını temin etme gayretini de saçmalık olarak nitelendirmek daha saçmadır. Böyle bir tutumla insanın şimdiye kadar geliştirdiği, bulduğu ya da iddia ettiği hiçbir şeyleri elde etmesi mümkün değildi. Çünkü aklın sınırlarını belirleyen ya da genişleten insanlık tarihi boyunca her zaman sezgi olmuştur. Olmayan bir şeyin olmadığını bilemeyiz ama olduğunu düşünebiliriz. İnsanın fıtratı gereği fiziksel bütünlüğünün içinde muhafaza ettiği metafizik istenci doğrultusunda varlıksal yapısı atomlarına ayrılana kadar olmayanı elde etmeye çalışacaktır ve belki bu süreçten sonra bile bu arzu devam edecektir. Ancak bu yöntemle kazanım elde edebilir, olmadığını sandığı şeyi var edebilir. Düşüncelerine sınır çizmeyerek.

“Belli bir kimse eğer ve ancak, bir tümcenin anlatmak istediği önermeyi nasıl doğrulayabileceğini, yani belli koşullar altında hangi gözlemin, kendisini, önermeyi, doğru olarak kabule ya da yanlış olarak reddetmeye götüreceğini biliyorsa, o tümce o kişi için olgusal bir anlam taşır.”

Bu iddia bile beklenen sonuç açısından kendi realitesini aşan bir anlam içerir ve kısır döngüye neden olur. Eğer bir tümceyle anlatılmak istenen önerme sahibi tarafından önermenin doğrulanabilirlik koşulları önceden tespite kalkışılsa,  bu koşulların tesisi için gerekli bilgilerin de aynı reel koşullara gereksinimi vardır. Bö yöntemde, insanın sahip olduğu gerçekliğin geriye dönük sahip olduğu ilk gerçekliğinin sorgulanmasına uzanacak bir sorgulama zinciri söz konusudur. Önermeler de insanın zihinsel laboratuvarında gerçekleştirilen bir takım deneylerdir. Bu deneylerin doğru olarak kabulu ya da yanlış olarak reddinin savunulabilmesi için her koşulda başka bir bilinene ihtiyaç yoktur. Anlamın kategorize edilerek, gerçek, yalan, sahte, saymaca gibi farklı isimlere ihtiyacı yoktur. Bir ifadenin birey üzerindeki etkisi her ne şekilde olursa olsun, bir anlama ve anlaşılmış olmaya tekabül eder.

Son olarak, fizikseli anlamlı kılan duyuların bizi aldattığını her zaman, bu yanılgıyı yine (kendi) duyularımız yardımıyla kavrayamayız. Aynı kavram üzerinde çeşitli çelişkiler bulunması, birden fazla varlığa tesir ettiği durumlarda, algımızdaki yanlışlığı düzelten başka bir varlığın onu farklı birşekilde algılaması ve bu vesileyle onda gözlemlediğimiz tepkilere bağlı olarak düzeltebiliriz. Ya da her ikimizin algısı da bir yanlışlığa sebep olup aynı yanlışığa inanmamıza sebep olabilir. Yani yanılgı bilinçsizce mevcut ve onun yanlışlığını algılayamadığımız zamanlar olabilir, tüm yanılmaz sandığımız duyularımıza rağmen.

Tüm bu sav ve karşı savlara yönelik sorgulamamız gereken asıl şey anlamsız bir şeyin mevcut olup olamayacağıdır. Eğer bir şeye temel anlamda, anlamını düşünsel olarak kavramak yerine kendimiz ona anlam yüklemeye kalkışırsak, bu kavramı kendi inanışımızla eşleştiremeyeceğimiz için anlamsız bulabiliriz. Çünkü bizim yüklemeye çalıştığımız anlam onda mevcut olmayabilir. Böyle bir durumda herhangibir savlamayı temel inançlar uyumsuzluğunun duyumuna paralel değerlendirmek, farkındalıksız yapılan doğmatik bir değerlendirmeden öteye geçemez.

pencere arzusu #anlatı

Duvarlar sessizdi, kapılardı gezinen, boşluklar da. Pervaza secde etmiş gölge, tapınmaktan başka bir şey değildi bu. Her canlıya karanlığı anımsatır ya gölgeler ve karanlık yalnızların olduğu kadar, aydınlık da yalnızlığa teessüf edenlerin icadı olarak tarihe geçmiştir.  

Duvarların dilini sessizliğe öğreten Bey Amca, bu öğretisiyle ilgisini çekti, ışığın. O anlatıkça güneş yükseliyordu. Çiçekler, karanlığa hapsolmuş açlıklarını güneşin otlaklarına salarken, Bey Amca’yı dinliyorlardı. Birkaç sokak köpeği, titreyişleri sola sola, geliyorlardı. Birçok uzaklığı caddelerin uzlaşısında bırakarak, hareketlerinde dinlenerek, ve körelmiş pençeleri yolları tırmalıyordu. Kedilerin keskin kulakları hızla bir sağa, bir sola dönerek, hiçbir boyutunu israf etmeden, hiçbir, topluyorlardı durulluğunu boşlukta parçalanan sesin. Ah insanlar… Göz kapaklarının artlarına saklanmışlardı. Kapılarının gürültüleri engel oluyordu duyuma. Onlar yarına uyanacaklardı, hep. Belki, ve “Bugün için umut kalmadı!” demekti uyumak.Yani uyumak bir günden umudunu kesmiş olmaktı. Uyanmak ise bir umuda sahip olmak demek hiç değildi.

nilgün nerede #anlatı

“İyi ya da kuvvetli insan, öylesine tam, öylesine yeğin bir biçimde varolandır ki, ebediliği yaşarken de ele geçirmiştir ve her zaman uzamsal, her zaman dışsal olan ölüm onun için küçük (değersiz-önemsiz) bir şeydir.” G.Deleuze

Nilgün Marmara “Yaşama karşı ölüm” kararını aldıktan sonra, onun intiharıyla ilgili bazı spekülasyonlar yapılmıştı. Bu spekülasyonların özellikle yakın olduğu çevrelerde yapılması çok tatsız bir ayrıntı olarak tarihe geçti. İnsanlar, yirmi-dokuz yaşında, başarılı, güzel bir evliliğe ve onu seven bir eşe sahip, tüm bunların yanında sıradışı-olağanüstü şiirler yazan bir kadının intiharını basit nedenlere bağlamak istediler. Çünkü var olana sahip olamayan insanların, var olmayana sahip olmayı arzulayan birini anlamaları mümkün değildi.

Nilgün doğumundan ölümüne denk içinde bulunduğu anlamlandırma ve anlamı sanatla somutlaştırma çabaları çıkmazı, onu her ayrıntıyı açımlama ve ifadelendirme gayreti içine sürüklemişti. Onun şiirlerini, ancak onun gözüyle okuyanlar bu niyetin yoğunluğunu fark edebileceklerdir. Her ne kadar ilk bakışta tamamen karamsar gözüküp, ölüme temasını sürekli satırların arasında canlandırmaya çalışır gibi gözükse de, başlı başına bir ölüm tutkusu değildi onunkisi. Sadece anlamaya çalışıyordu. Bu çabayı temel olarak iki farklı açıyla oturtuyordu şiirlerine ve hayatına. İki farklı açıya sahipti yaşama karşı duruşunda. Bunlardan ilkini daha anlaşılır kılabilmek için Yavuz Adugit’in “Şeyler ve İnsanlar” kitabından küçük bir alıntı yapmamız çok yerinde olacaktır.

“Dünyanın halini daha iyi anlamak için şu hayale sığınıyorum: bütün var olanları yok ediyorum, yalnızca iyi sanatçıların eserlerini koruyorum. Ve dönüp seyrediyorum; cehennemde yaşıyorum.”

Nilgün Marmara, “Düşü Ne Biliyorum” şiirinde “Ey iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben” derken Yavuz Adugit ile aynı sahneyi görüyordu dünya penceresinden. Ve onun ölümünün sanatsal yaratısı da buydu. Pencere değil, bir kapıdan geçmek istiyordu. Nilgün hayatının her evresinde bu farkındalığı tahakkümü altında yaşadı. Normal bir insanın maddeler arasında işlevini yitirmiş gözlerinin göremeyeceği o dünyanın görünmeyen arka bahçelerinin ne kadar aşağılık, saçma ve acı dolu olduğunu biliyordu.

“Cinayet, doğurulmuş olmaktır.” Evet, Nilgün’ün asıl intiharı doğmuş olmasıydı. Doğmuş olmak, tüm canlılar gibi, dünyada sadece bir beşer daha fazladan olmak mutlak değil, olumsal bir eylemdi. Onun katili onu doğmaya mahkum edendi. Ve bu düşünceler doğrultusunda anne olmayı her zaman reddetti. Yaşayan bir fazladan olmak, illaki bir gün öleceği gerçeğinde bir fazladan eksilmek sadece iç içe geçmiş gerçeğin asli yalnızlıklar çeşitleriydi. O kalabalıkların, insanın bu yalnızığını tüm çıplaklığıyla gördüğü için yalnız doğsa da yalnız ölmek istemedi. Kaderini, onunla aynı yaşta ölmeyi tercih ederek, kendisi gibi şair olan Sylvia Plath ile birleştirdi.

Nilgün Marmara’nın intiharı ne kaçış çeşidi, ne de teslimiyetti. Onun intiharını, sıradan bir intihar vakası şeklinde değerlendirmek, hayatını ve ideolojisini tamamiyle anlamadan nesnel yorumlar yapmak yapılabilecek en büyük hatadır. O hep bizim alışık olmadığımız büyülü gerçekliklerde yaşadı. O, bedeninin mutlak olduğu kadar basit bir çürüme eylemine maruz kalacağı dünyevi realitesini reddedip, bundan sıyrılıp, fiziğin ötesindeki diriliği seçti kendine. Şiirlerinde yaşattığı bu kadim gerçekliği havasını solduğu dünyanın fiziksel şartlarına uyumsuzdu. Dünya onun için yetersizdi. Ve onun sahte renklerinin gizlemeye çalıştığı yapaylığını gördü. İşte bu sebeplerle diyebiliriz ki, ölmedi, intihar etmedi, sadece karşıya geçti.
“dediler ki bulunmaz, aradığınız şey
dedi ki bulunmayandır, istediğimiz şey”
Nilgün orada, parıldayan gökte, berrak aynada, durgun suda, yansıdığımız her şeyde… Onu kendi gerçekliğinize davet edin. Kalbinizden seslenirseniz, elbet bir gün çağrınıza yanıt verecektir.

ekozh #anlatı

ELMA KABUĞUNDA OLUŞAN ZAMANIN HIKAYESI

Asırlara ol denilmeden önce, insan aklının kavrayabileceği maddenin henüz yaşamaya imkan bulamadığı varlıksal olmayan boşlukarda, belirsiz bir zaman parçası, önceliksiz-sonralıksız bir zaman parçası kırmızı bir elmanın kabuğunda var olmayı bekliyordu. Kendi bütünlüğünden ayrıldığında çürüyeceği gerçekliğinin bilincinde miydi dersiniz?

Tam bir devinim olarak düşünerek, günün üstüne nem çökmüş durulluğunun helezon-helalzade çağrısı, ve piçler-haramzadeler için içkin ölme koşulları, ölüm temini, ölmeyi arzuluyor olmak yetmez. Ölecek olmak, ve öncelik olarak, doğmuş, oluşmuş olmanın aşkın teminatıydı bu aruzda. “Nasıl varsınız sorusu mudur daha önemli-öncelikli olan, yoksa bu soruya cevap verebilecek bir varlığa sahip olmak mı önem kazandırır bu soruya? Yahut varlık mı bilinci kazandırır elma kabuğundaki işlenmeye hazır zamana, tam aksi mi? Zamanı kendi içinde barındırmak, ona sahip olmak kudreti de çürümek dönüşümünün etki-tepkilerini barındırıyordu yaratıda. Yani o ayrımın, iyi ya da kötü, madde-madde olmanın ayrımı.

Dört boyutu vardı elma kabuğundaki zamanın. Bu dört boyut ona varolmak taassubunu, varolma özgürlüğünü, varoluş gurunu ve varlığı bahşediyordu. Lain mana, mananın kazandırdığı edep, edepsiz beşer.Yani beşer.

orman zikri #şiir

bileklerimden sağacağım özümü sevgili, vakit var
çürümüşlüğünün yalnızlık kokusuna damlayacak kırmızım
uzanınca göğe ermiş bedenimiz tekrar, ilk defa an-layacaksın
heykeli olumlu gök yoktur, dahası
yazılmamış şiirimden olumluyacağım, kendi anıtımızı

bir uzak orman var sonlukta
doğa insanı sever ve en güzeli aşkın,
iki boyutlu halidir, der, duydundu
kuyuların damı-dibi neresidir
en-tapula-ası suyun dinidir sana yağarken
öyle seni biriktiren yıllarda biriken

orman, içinin kahvesinden, dışının yeşiline
o iki kelimelik bir yalan
kuyularsa damıtır kendi özünü kuraklıktan
süsmüş, susmuş suyun dalga arzusu, gelecek
içimiz işte çöle doğan orman

deva-i mutlak #şiir

birketlerin arkasına saklanmış sağır organ
hiç gözyaşını görmüşmüsündür beyaz şeritlerinin
öyküsünü kuşanmış o sivil ölümün
işini ciddiye alan kulak misafiridir, intihar
-anlatsın- beklemek ahmaklığını
HADI DEĞELIM YARALARIMIZA DA KORKUMUZ ARTSIN

ağaçlar ölmesin diye köklerini sökelim
kuşlar hiç konmasın, kanatlarını kıralım
varmak hiç olmasın, diyorum, şurada duralım
varmanın türlü huylarını, ben bilirim
ölmek de olmasın çocukluğumun aklında
el ele verip doğmayalım

öyle eksiğiz ki çakılmamış tahtamla
kollarım, ellerim, ayalarım vesair
-ruhumun hicreti yankılanıyor
yolumusüslüyordeğirmi